Görsel İletişim ve Kuramları - Sorularla Öğrenelim
Görsel İletişim ve Kuramları - Sorularla Öğrenelim
Ünite 1
Soru: Kültür ve iletişimin temeli olan sözün sağladığı olanaklar nedir?
Cevap: Söz, bireysel duyguların toplumsallaşmasını sağlayarak kültürün etkin kaynaklarından biri hâline getirmiştir. Söz ile birlikte yüzyıllardır var olan dilsel gelenek, cisme bürünmüş ve kültürden kültüre aktarım sağlanmıştır. Dolayısı ile söz, var olan geleneği, birtakım teknik yeterliliklerle gün yüzüne çıkarmış ve kuşaktan kuşağa bir paylaşım imkânı sağlamıştır.
Soru: Konuşma nedir?
Cevap: Dilden ve düşünceden farklı bir eylem olan konuşma anlık gerçekleşir, zaman ve mekân birliğinin yanı sıra konuşma eylemi karşılıklılık gerektirir, yani aynı zamanda iki kişi olunmasını zorunlu kılar. Anlayış, yaratıcılık, esneklik ve empatiye dayalıdır, çağrışımlarla beslenir.
Soru: Sözün asli unsurları nelerdir?
Cevap: Sözün asli unsurları; konuşma, dinleme, empati, karşılıklı anlayıştır.
Soru: Sözlü kültürün temel dayanağı nedir?
Cevap: Sözlü kültürün temeli sestir. Dolayısı ile sese ve konuşmaya dayalı bir kültür olduğu söylenebilir.. Sözlü kültürde duygu ve düşünceler, söz üzerinden aktarılır ve söze bu kültürün dayanak noktası olarak işlev yüklenir. Dolayısıyla sözün asli unsurları; konuşma, dinleme, empati, karşılıklı anlayış bu kültürün de temelini oluşturmaktadır.
Soru: Sözün toplumsal bağlamda dolaşıma girmesini sağlayan öğeler nelerdir?
Cevap: Söz, ses, kelimeler ve gramer yapısından oluşur. Ses fiziki bir performans gerektirir; kelimeler belli insan toplulukların anlamları üzerine uzlaştıkları kavramlardır; gramer ise kelimelerin nasıl sözcüklere dönüştürüleceğini yöneten kurallar dizgesidir. Söz oluşturucular, bu üç öge üzerinden sözü toplumsal bağlamda dolaşıma sokarlar ve alıcı ile verici benzer kültürlere sahipse söz üzerinden iletişim kurarlar. Anlam üzerinde uzlaşma sözlü iletişimin temelini oluştur. Kelimeler üzerinde, anlam üzerinde ve imalar üzerinde uzlaşı sağlıklı bir iletişimin ön koşuludur.
Soru: Sözlü kültür döneminde kültür aktarımını sağlayan insanların özelliği neydi ve nasıl adlandırılmışlardı?
Cevap: Sözlü kültürden yazılı kültüre geçinceye değin tüm toplumsal ihtiyaçlarını ses üzerinden aktarmış ve söze dayalı bir atmosfer yaratmışlardır. Bu dönemde yazılı belgeler henüz olmadığı için, tüm gelenek, görenek ve deneyimler söz üzerinden aktarılmaktadır. Böylesi bir ortamda belleği güçlü olan insanlar bilge olarak kabullenilmiş ve bellek yaşamsal bir öneme sahip olmuştur. Bellek, sözlü kültürde kültürün aktarımına, kültürel mirasın devamına imkân sağlar.
Soru: Halk edebiyatı ve sözlü kültür ilişkisini nasıl açıklarsınız?
Cevap: Halk edebiyatını oluşturan bilmece, atasözleri, deyişler sözlü kültürün ürünüdür ve toplumsal ilişkilerin çözümlenmesinde önemli roller yüklenmişlerdir. Sözlü kültürde atasözü, masal ve deyişler âdeta toplumların yazılı olmayan kanunları gibi işlev yüklenmekte, düşünceleri ve düzeni oluşturmaktadır.
Soru: Sözlü kültür nedir?
Cevap: Sözün baskın olduğu kültüre sözlü kültür denilir. Sözlü kültürde, sözün tüm özellikleri kültürü etkiler, dolayısıyla daha geçici, unutmanın mümkün olduğu ve söylemlerin sabitlenmediği bir atmosfer söz konusudur. Bu ortam, aynı zamanda içinde yaşayan insanları ve onların davranış kalıplarını etkiler. Bu kültürde iletişim söz üzerinden şekillenir ve gündelik yaşam söz ekseninde biçimlenir. Sözlü kültür, insanların birbirleri arasında ve doğayla kurdukları etkileşimin söze dayalı olduğu bir kültürdür.
Soru: Sözlü iletişim nedir?
Cevap: Söz üzerinden gerçekleşen iletişime sözlü iletişim denilmektedir. Söze dayalı bir iletişim, sözün yörüngesinde bir kültürün oluşmasını beraberinde getirmiş, dolayısıyla gündelik hayat, alışkanlıklar ve iktidar ilişkileri söz üzerinden gerçekleşmiştir. Gırtlak ve kulak toplumsal ilişkileri düzenlemekte ve sözcüklerin gücü, imkânı kişisel ilişkileri biçimlendirmektedir. İletişimin olması için belli bir yer ve zamanda, belli koşullarda ve bağlamda ilişkide bulunan insanın olması gerekir. Dolayısıyla, cümlenin iletişim olması canlı insanın canlı ilişkisini gerektirir. Sözlü iletişimde, teknolojik aracıların varlığına göre, yer ve zaman beraberliği ve farklılığı oluşur. İnsanlar arasında en yoğun ve yaygın olan sözlü iletişim bireylerin ayrı yer ve ayrı zamanda paylaştığı, teknolojik olarak aracılanmamış, yüz yüze iletişimdir. Bu iletişimde yerde yakınlık (uzaysal mesafe) ancak birbirlerini duyabilecek uzaklığa kadar gidebilir.
Soru: Söz nedir?
Cevap: Sözlü iletişimde sözün oluşabilmesi için, ses dalgasının seyahat edeceği havanın yanında, insanda ses yapabilecek (akciğerler, ses telleri, ağız ve dil vb.) ve sesi duyabilecek (kulak sistemi ve altıncı sinirin) sitemin olması gerekir. Söz iletişimin kendisi değildir; söz iletişim de değildir. Söz ilişkinin kurulması ve yürütülmesi için bir araçtır. Sözle (emir vererek veya alarak, isteyerek, rica ederek, sertçe veya yumuşak bir şekilde ifade ederek, bağırarak) ilişki gerçekleştirilmesi için gerekli bildirim yapılır. Böylece söz denen araç, basit bir kelime veya kelimeler dizisinden öte, ilişkinin ve iletişimin doğasının bütünleşik bir parçası olur. Söz, aynı zamanda, alfabenin kullanıldığı dilin eklemlenerek belli bir ilişkiyi gerçekleştirmek için manipüle edilmesidir.
Soru: Baldini sözlü kültürün özelliklerini hangi kaynakta, nasıl özetlemiştir?
Cevap: Baldini, sözlü kültürün özelliklerine İletişim Tarihi kitabında yer vermiştir. Bunlar;
<ul> <li>Sözlü kültürde kulak en önemli organdır: Duyular arasında bir ayrım yapmak ve işitmek ile dinlemek üzerine kurulu bir iletişim kültürü bugün için oldukça anlaşılmaz görünmektedir.</li> </ul> Ama yazı ve görüntü kültürü ile karşılaştırıldığında göze oranla kulağın ne denli önemli bir araç olduğu kolaylıkla anlaşılır.
<ul> <li>Sözel iletişim tümce yapısını üstün tutmaktadır: Sözün anlaşılırlığı ve akışı tümce yapılarının tamamlanmış bütüncül bir anlam sunmasıyla söz konusu olur. Görüntü ve yazı tutamağından destek almayan söz, kendi ötesine geçecek sapmalardan uzak biçimde yalnızca kendi ifadesine tutunmuştur.</li> <li>Sözel iletişim aşırıya kaçar: Sözel iletişimde söylenenleri çeşitli amaçlar -bilgi yitimi ya da artık bilgiyi engellemek, sözün gücünü artırmak, anlatımı pekiştirmek gibi- doğrultusunda pek çok kez yinelemeyi gerektirir. Bu da anlatımda aşırıya kaçmak anlamına gelir.</li> <li>Sözel iletişim yarışma biçimini tercih eder: Sözel iletişimin kimi zaman atışma, kimi zaman aşağılama, kimi zaman ululama, kimi zaman tartışma gibi deneyimlerden oluşan kültürü, yarışma biçimini betimleyicidir.</li> <li>Sözlü kültür tutucu ve gelenekseldir: Sözlü kültür yinelenmediği sürece unutulma riskine karşı yinelenerek korunma duygusunu diri tutmak zorundadır.</li> <li>Sözlü kültür taşkın ve katılımlıdır: Sözlü kültür bireyleri, daha sonra kayıtlara erişme olanağından yoksun olduklarından ister istemez daha dikkatli dinleyici ve heyecanlı katılımcılar olmak zorundadırlar.</li> <li>Sözlü kültür unutulmaya uygun yapıdadır: Sözlü kültürde şimdi geçmişe baskın çıkar ve geçmişin güncel olamayan ya da tedirgin eden bölümleri hemen unutulur, yalnız günlük deneyimler için gereken hatırlanır.</li> <li>Sözlü kültürde bireyler duruma göre davranırlar, henüz soyutlama yetenekleri gelişmemiştir ve toplumu düzenleyen genel yasalar söz konusu değildi. </li> </ul>
Soru: Birinci sözlü kültür dönemi tanımlaması kime aittir? Birinci sözlü kültür döneminin özellikleri nelerdir?
Cevap: Ong yazının henüz bulunmadığı, insanların sadece söz üzerinden iletişim kurdukları dönemi birinci sözlü kültür olarak tanımlamaktadır. Ong, birinci sözlü kültürün bol tekrara, ezbere dayalı olduğunu, isimlerin çeşitli sıfatlarla nitelendirildiğini, son derece gelenekçi olduğunu, sözü koruma adına yeniliklere karşı dirençli olduğunu, insan doğasını yansıttığını, güç ve mücadeleci yaşam tarzını övdüğünü belirtmektedir. Birinci sözlü kültürde bilge kişi ile sıradan halk arasında bir duygudaşlık ve eşitlik söz konusudur, toplumsal hiyerarşiler henüz netleşmemiştir ve katılımcılar arasında mesafe yoktur. Ong’a göre birinci sözlü kültürde ortam dengesi korunur, geçmiş, gelecek ve şimdi ahenkli bir şekilde beraber deneyimlenir. Ayrıca tanımlamalar ve ifadeler mümkün olabildiğinde soyut değil, gerçekte var olan ögeler üzerinden betimlenir. Bu kültürde insanların soyutlama yeteneği henüz yeteri kadar gelişmemiştir.
Soru: Sözlü kültürle yazılı kültür arasındaki farkı deneyle ortaya koyan bilim insanı kimdir? Yaptığı deneyin sonucunda okur yazar ve okur yazar olmayan katılımcıların sorulan sorulara cevapları ne olmuştur?
Cevap: Aleksander Romanovich Luria, somuttan soyuta, işlevsellikten tanıma geçiş sürecini okuma yazma bilmeyen ve okuryazar katılımcılarla yapılan bir deneyde katılımcılara çekiç, testere, kütük ve el baltası resimleri gösterilip bu resimleri gruplar hâlinde düzenlemeleri istenmiştir. Okuryazar katılımcılar ısrarla kategorik olarak ayrım yaparken (üç alet ve bir hammadde); okuma yazma bilmeyenler resimlere duruma göre düşünerek yaklaşmayı seçmişlerdir. Katılımcılardan birinin yanıtıyla: “Hepsi bir. Testere kütüğü keser, balta ufak parçalara böler. Bunlardan birini ayırmam gerekirse, baltadan vazgeçerim; nasıl olsa testere kadar yararlı değil”. Aynı araştırmada en somut nesnelerin bile tanımlanması isteğine karşı gelindiği görülmüştür. Ağaç nedir? Açıklamaya çalışın” sorusuna verilen şöyle cevap vermiştir: “Ne gerek var ki? Herkes ağaç nedir bilir, benim söylememe hacet yok”.
Soru: Yazının bilimsel gelişmeye etkileri neler olmuştur?
Cevap: Yazı ile birlikte, bilginin doğası değişmiş, bilim hızla kurumsallaşmaya başlamıştır. Matbaa okuryazarlığı da geliştirmiş ve geçmişte belli yörelerde sınırlı bir şekilde var olan okuryazarlık matbaa ile birlikte yaygınlaşmıştır. Fonetik alfabe, görsel bakışı merkeze taşımıştır. Yazılı kültür, kulağın yıllar süren hegemonyasını sona erdirmiş ve göze dayalı yeni bir kültürün oluşmasına yol açmıştır. Yazılı kültürde algılama imkânları değişmiş ve insanlar artık daha soyut kavramlar üzerinden düşünebilmeye başlamışlardır. Yazının yinelenebilir doğası, insanlara kendi pencerelerinden bilgiyi yorumlama imkânı vermiş ve sözlü kültürün somut, yaşananlarla sınırlı doğasının genişlemesine yol açmıştır.
Soru: Yazının kullanılması ve yaygınlaşmasının kişiler üzerindeki etkileri neler olmuştur?
Cevap: Kişiler, kendi dünyalarını oluşturabilme ve kendilerini gündelik yaşamdan sıyırabilme yeteneğine okuma yazma bilerek, yazı aracılığı ile sahip olmuşlardır. Sözlü kültürün standart ve yorumlamaya imkân vermeyen doğası, yazı ile şekil değiştirmiş ve bireylerin dünyalarını yaşadıkları ortamla sınırlandırma zorunluluklarını sonlandırmıştır. Yazı daha açılımlı, daha analitik ve daha çizgisel bir zihne imkân sağlamış ve insanların toplumsal dizgedeki konumlarına daha eleştirel bakabilmelerine imkân sağlamıştır.
Soru: Yazının bulunması nelerin değişimine yol açmıştır?
Cevap: Sözlü kültürde hikâye anlatıcıları, belli geleneklerle kültürün devamını sağlasa da daha bürokratik ve sistematik bir düzen için yazıya ihtiyaç
duyulmuştur. Burada uçup giden söz değil, kalıcı sözlere ihtiyaç vardır ve bu gelişme dünyada yeni bir uygarlığın doğmasına neden olmuştur. Yazı ile birlikte idareciler taş, papirüs, kumaş gibi materyallere sözleri kazımışlar ve geçmişten çok daha farklı bir kültürün başlamasına olanak tanımışlardır. Yazı ile birlikte kültürün sürekliliği sadece sözel bellekte değil, kayıt altına alınan harflere emanet edilmiş ve gelenekler diğer kuşaklara hiç değişmeden aktarılabilir hâle gelmiştir. Alfabeler sayesinde kaydedilen tüm olgular sabitlenmiş, tekrar tekrar okunabilmiş, böylelikle kültürün ritmik ve kulağa dayalı doğası büyük bir değişime uğramıştır. Yazı sayesinde mitler, efsaneler ve belleği güçlü bilgeler güç kaybına uğramış ve yeni toplumsal sınıflar ön plana çıkmıştır.
Soru: <ol> <li>Yazılı iletişimle sözlü iletişim arasında farklılıklar nelerdir?</li> </ol>
Cevap: <ul> <li>Yazılı iletişim sözlü iletişime kıyasla daha geniş bir zamanda gerçekleşir. Dolayısıyla yazılı iletişimde taraflar daha fazla zamana sahiptir. Bu da anlık iletişim kazalarının yapılma olasılığını düşürmektedir. İletişim eyleminde taraflar mesajın üzerine düşünme, çalışma şansına sahiptirler.</li> <li>Yazı, yazılı iletişimde belge niteliği taşır ve bu yüzden resmî iletişimler için vazgeçilmezdir. Yazı, taraflar için bağlayıcıdır ve tanık özelliğine sahiptir.</li> <li>Kişisel sürtüşmeler yazılı iletişimde sözlü iletişime nazaran daha az olur. Yazılı iletişimin sözlü iletişime kıyasla daha resmî ve mesafeli bir doğası vardır.</li> <li>Yazılı iletişim sözel iletişime kıyasla yanlış anlaşılmanın daha az olduğu bir iletişim türüdür.</li> <li>Bilimsel platformlarda yazı, sözden çok daha fazla değerli bulunur ve anlam ihtiva eder. Dolayısıyla akademik değerlendirmelerde genellikle yazılı iletişim sözel iletişime tercih edilir.</li> <li>Yazılı iletişimde mesaj alıcıya ulaşmadan önce kaynağın iletiyi düzenleme, değiştirme veya iptal etme şansı bulunmaktadır. Ancak sözel iletişim anlıktır ve aktarılan mesaj geri alınamaz. </li> </ul>
Soru: Toplumdaki kanaat önderlerinin toplumsal konumları hangi süreçte değişmiştir?
Cevap: Yazı ile birlikte bilgiyi üreten ve yorumlayan kanaat önderlerinin, entelektüellerin de toplumsal konumu değişmiştir. Kitap ile başlayan kitlesel bilgi aktarım süreci, modern toplumlarda hızla yaygınlaşan başta gazete ve dergi olmak üzere kitle iletişim araçları ile bambaşka bir boyuta evrilmiştir. Gazeteler üzerinden entelektüeller okurlarıyla buluşmaya başlamış ve güncel konularla ilgili fikirlerini veya tefrika romanlar üzerinden son yazdığı eserlerin s.18 parçalarını takipçilerine ulaştırabilmiştir. Bu süreç aynı zamanda bilgi ve enformasyonun da kapitalist bir sistem içinde metalaşmasını da beraberinde getirmiş ve bu aktarım sürecinin özneleri olan yazarlar geçimlerini bu yolla kazanabilir hâle gelmişlerdir.
Soru: Sözlü kültürlerde öğrenme ve hafızaya kaydetme sürecinin uzun yıllar içinde edinilmesi ve bunun için büyük bir enerji yatırımının gerektiğini söyleyen Ong, bu durumu nasıl değerlendirmiştir?
Cevap: Bunun sonucunda fikirsel denemelere ve yeniliklere karşı daha tutucu ve gelenekselci bir tavır ortaya çıkar: “Bilgi, güç bela elde edilir ve değerlidir; toplum, bunu koruyan ve eski günleri anlatabilen yaşlı ve bilge kadınlara ve erkeklere büyük hürmet gösterir”. Yazı ve sonrasında matbaa, bu kişileri önemsizleştirmiş, onların yerini ise maceraperest genç nesiller almıştır.
Soru: Yazının gelişimi ile elde edilen kazanımlar nedir?
Cevap: Yazının gelişimi, insan iletişimini geliştirmiş ve sözü kalıcı hâle getirmiştir. Yazılı iletişimle birlikte söze dayalı iletişim sabit bir şekilde kuşaktan kuşağa aktarılır hâle gelmiş ve sözel iletişimin evrenselleşmesine imkân tanınmıştır. Yazı, toplumsal yaşama sistemi, kayıt altına alınmayı, sabitliği ve sürekliliği getirmiştir. Yazılı iletişim sayesinde uygarlıklar sistematikleşmiş ve yazının sağladığı imkânlar sayesinde toplumsal dinamikler harekete geçmiştir. Toplumsal eş güdüm, bireysel ve kurumsal yazışma imkânları, yazılı kurallar aracılığıyla geçmişten daha farklı bir atmosferin doğmasını beraberinde getirmiştir.
Ünite 2
Soru: İmge nedir? İşlevleri nelerdir?
Cevap: Gözümüzle fiziksel olarak gördüğümüz ve kişisel algı sürecimizden geçirerek anlamlandırdığımız herhangi öge, imge olarak adlandırılır. Ambrose ve Harris’in tanımı da şöyledir: İmge: “Bir tasarımı canlandıran resimsel grafik öğeleri ifade eder. Bir sayfanın ana odağı veya bir yan öğe olarak olsun, imgeler bir mesajın iletilmesinde önemli bir rol oynar ve görsel hissinin oluşturulmasında işin önemli bir parçasıdır” İmgeler, temel olarak yaşanılanlara dair iletilmek istenilen anlatıyı taşıyan ve aktaran, fonksiyonel birer görsel unsur olmaktan, yazılı metinlerde sunulan argümanları desteklemeye ve/veya görsel tasarım veya metin dâhilinde görsel bir mola-boşluk alanı yaratmaya kadar çoklu işlev görme özelliğine sahiptir. İmgeler çok kuvvetlidir çünkü yazılı anlatım ile yüzlerce, belki binlerce kelime ile ifade edebileceğiniz bir iddiayı, tek bir imge ile aktarmak ve yüksek etki, geri dönüş almak mümkündür.
Soru: İmgenin etkili olmasının nedeni nedir?
Cevap: İmgeler yapısal olarak anlatıyı taşımanın yanı sıra, duygusal, kültürel ve olgusal farklı anlamları da barındırırlar. Ambrose ve Harris, imgelerin nasıl sunulduklarının, nasıl anlaşıldıklarına da etki ettiğini, bu bağlamda bir imgenin bilişsel ve gösteren olmak üzere iki türlü işlev görebildiğini ifade eder. İmge bilişsel anlam veya gösteren anlamdan birini veya ikisini birden kapsıyor olabilir. Bilişsel anlam imgenin ifade ettiği, bizim algıladığımız, öğrendiğimiz ve akıl yürüttüğümüz ilk içeriği temsil ederken, gösteren anlam ise yan anlam olarak çalışır. Yani imgede görünenden öte temsil edilen ikinci anlatıyı ve anlamı içermektedir.
Soru: İnsanlığın imgeler ile yaşadıklarını anlamlandırma, temsil etme ve aktarma ihtiyacını gidermek amacı ile yaptığı ilk çizimler nerede bulunmaktadır?
Cevap: En eski çizimler, Fransa’nın güneybatısındaki Dordogne ilindeki Montignac köyü yakınlarında bulunan Lascaux Mağarası’nda yer almaktadır. Lascoux’da, Antik Çağlarda yaşayan atalarımızın avlandığına kanıt olarak, mağara duvarlarında çizili hayvan figürleri ve temsili av sahneleri, el ve insan imgeleri yer almaktadır. Böylelikle, mağaranın duvarlarına bu imgeleri çizen atalarımızın, gördüklerini algısal bir süreçten geçirip anlamlandırabildiklerini ve aktarmak üzere çizime dökebildiklerini anlamış oluruz.
Soru: Göbeklitepe Antik Yerleşkesi nerededir?
Cevap: Göbeklitepe yerleşkesi, Şanlıurfa il merkezinin kuzeydoğusunda, Haliliye ilçesine bağlı Örencik köyü yakınlarında bulunmaktadır.
Soru: Göbeklitepe Antik Yerleşkesinde bulunan imgeler nelerdir? Ne anlatmaktadır? Hangi zamana aittir?
Cevap: Çalışmalarda, Neolitik Dönem’e ait, boyları üç ila altı metre, ağırlıklarının da kırk ila altmış ton olduğu tahmin edilen, üzerlerinde yabani hayvanlara ait kabartma figürler yer alan T harfine benzer dikili sütunlar bulunmuştur. Gerçekleştirilen kazılar neticesinde, Göbeklitepe’nin insanlık tarihinin bilinen en eski yerleşkesi olduğu (MÖ 11.600) ve yerleşkenin kült merkezi olarak da adlandırılan, çoğunlukla dinî ritüeller için kullanılan bir alan referansı ile tasarlandığı değerlendirilmiştir.
Soru: Göbeklitepe Antik Yerleşkesinde bulunan imgelerin çeşitli olmasını Harari nasıl açıklamaktadır?
Cevap: Mezopotamya bölgesinde bulunan zengin uygarlık ve inanç çeşitliliği, imgesel anlatıların da aynı şekilde çeşitliliğine neden olmuştur. Bu çeşitliliğin nedeni bölgenin, insanlığın avcı-toplayıcılıktan tarım devrimine doğru yerleşik hayata geçiş aşamasında (MÖ 12.500-9.500), coğrafi olarak merkez olmasıdır.
Soru: Zanaatkârların üretici sınıf olarak ortaya çıkışı hangi dönemdedir?
Cevap: Yerleşik hayata geçiş, beraberinde yeni birçok günlük yaşam nesnesinin icadı, üretimi ve kullanımına yönelik ihtiyacı oluşturmuştur. Çanak, çömlek, vazo, tabak, ayakkabı, saban vb. yerleşik hayat ve tarımsal üretim ihtiyaçlarının yerine getirmesine yönelik bu ihtiyaç kaynaklı araç ve gereç üretimi de zanaatkârların bir üretici sınıf olarak varlık göstermesine yol açmıştır. Zanaatkârların temel malzemesi metal, deri ve toprak olarak ön plana çıkmış ve imgelerin temsil edildikleri mecralar da bu bağlamda yeni yerlerine doğru hareket etmiştir.
Soru: Zanaatkar sınıfını nasıl açıklanmaktadır?
Cevap: Belirli bir ihtiyaca dönük kullanılacak olan araç ve gereci tasarlayıp üreten kişiye usta veya zanaatkâr denmektedir. Zanaatkârlar, dönemin en önemli üreten sınıfı olarak ustalık becerilerini kullanan ve bu beceriler neticesinde fonksiyonunu en iyi şekilde yerine getiren nesneler ile tarım devrimi sürecinin en önemli hızlandırıcılarından biri kabul edilebilir. Sennett’e (2013) göre zanaat, bir icra metodolojisidir. Yani ihtiyaca yönelik her türlü ustalığı sergileyebilen kişinin, bilgi ve deneyimini ham malzemeye aktararak hayat kazandırması şeklinde de yorumlanabilir. Dönem dâhilinde mesleğini icra eden zanaatkâr, ayakkabıcı, demirci, seyis, derici vb. ürettikleri nesnelerin isimleri ile anılan kişidir.
Soru: Atölye nasıl tanımlanmaktadır? Atölyelerin işlevleri nedir?
Cevap: Bu mesleğin icrasının gerçekleştiği yere de atölye denir. Bu atölyeler, salt ihtiyaca yönelik ürün üreten yerlerden, zamanla sanatsal icranın da yapıldığı yerler olarak anılarak, anlamını genişletmiştir. Zanaatkâr, günlük yaşam nesnesi olarak ihtiyaç uyulan ürünleri üretirken, icrasının mükemmel olmasına özen gösterir. Bu özen ve ürününün üzerine eklediği işaret ve imgeler hem sanat eseri kavramına dair ilk estetik icra yaklaşımının temellerini hem de yaşanılanlara kanıt oluşturan imgelerin varlığının sürmesini sağlamıştır.
Soru: Sanatsal ürün formlarının ortaya çıkışı hangi dönemde ve nasıl olmuştur?
Cevap: Antik Yunan uygarlığı (MÖ 500-300), yerleşik hayata geçişin ardından tarım devrimi olarak bilinen sürecin insanoğlu için oturmaya ve belli bir düzene girdiği dönemde, zanaat ürünlerindeki fonksiyonel amacı geliştirerek, imgelerin kuvveti ile daha estetik tarafları ön planda olan ve bugün bildiğimiz sanatsal ürün formlarına yakın üretim biçimleri sergilemiştir. Bu yaklaşım, Antik Yunan uygarlığı üzerinden, topraktan üretilen günlük yaşam nesnelerinin hem fonksiyonel hem de estetik bağlamda en güzel zanaat örneklerini görmemizi sağlar.
Soru: Papirüsün gelişiminde Mısır ve Çin’in katkısı nedir?
Cevap: Mısır’da icat edilen ve günümüz kâğıdının ilk formu olan papirüs, özellikle Mısır başta olmak üzere dönemin anlatısının temel mecrasını oluşturmaktadır. Daha sonra papirüs, Çin kültür ve bilgisinin marifeti ile bugün bildiğimiz kâğıda doğru dönüşecektir. Antik Mısır’da kullanılmaya başlanan papirüs önemli bir imgesel aktarım mecrasına dönüşmüş ve Mısır hiyeroglifleri (imgesel anlatım kaynaklı antik yazı biçimi), ile de Mısır uygarlığının birçok anlatı ve eserinin günümüze kadar ulaşmasını ve hem sembolik hem de belge anlamları ile o dönemi anlamamızı sağlar.
Soru: Papirüsün insanlığa sağladığı olanaklar nedir?
Cevap: Bir anlatı aktarım mecrası olarak papirüsün varlığı, üretimleri gerçekleştirenlere, taş, kil, metal gibi alanlara göre imgeleri çok daha kolay ve hızlı işleyebilme olanağı kazandırmıştır. Üstelik papirüs üzerine işlenen imgeler detaylı bir şekilde boyanabilmekte, imgeler incelikle çalışılabilmektedir. Arşiv veya taşıma söz konusu olduğunda ise mecranın katlanabilir olması büyük bir avantaj yaratmıştır. Tüm bu kolay kullanım ve üretim biçimi, imgenin iki boyutlu düzlemde de kuvvetini göstermesine ve gerek belge gerek ise yüksek bir estetik ürünü olarak kendisine eş zamanlı farklı yollar açabilmesine uygun zemin hazırlamıştır. İmgelerin kuvvetlendiği bu nokta, daha önce değindiğimiz zanaatkâr sınıfın da dikkatinden kaçmamış, ürünün fonksiyonel tutarlılığıyla birlikte üzerinde yer alan imgenin sembolik kuvvetinin birleştiği anda, imgeler ile olan ilişki bağlamı, sanat kavramıyla birlikte konuşulur olmuştur.
Soru: İmgelerin, kilise ve zenginlerin idaresinden kurtulması hangi yıl ve olayla olmuştur?
Cevap: İmgelerin, kilise ve varlıklı aileler tarafından; ısmarlanan, özel olarak yaptırılan, yapım süreci takip edilen ve ücreti ödenen bir dolaşım nesnesine de dönüşmüştür, Bu durumda imgelerin dolaşımı nispeten kısıtlı olmuştur. İmgelerin bu tutsaklığı, ilk kez 1830 yılında açılan Berlin’deki Altes Müzesinin varlığı ile son bulmuştur.
Soru: Tasarımcı kimdir? Tasarımcı sınıfı nasıl ve hangi yıl doğmuştur?
Cevap: Zanaatkâr ve sanatçılara 18. yüzyılda icra ettikleri süreç bağlamında eklenen icracı tasarımcıdır. Tasarımcı elindeki uygun teknolojiyi ve mecrayı kullanarak problem teşkil eden süreçlere çözüm getiren ve süreçleri düzenleyen kişi olarak tanımlanabilir ya da kısaca problem çözücü denebilir. Tasarımcı sınıfın doğuşu olarak 1760 yılını tarihte işaret etmek mümkündür. Bu tarih, sanayi veya endüstriyel devrim olarak bilinen sürecin de başladığı yıldır. Dönem boyunca teknolojik yeni buluşların etkisi ve üretimde buhar gücünün keşfi ile ilk adımları İngiltere’de atılan Sanayi Devrimi, çok hızlı bir tarihsel süreçte hem tüm icracı sınıfları hem kenti ve yaşantıları hem de tüm teknolojiyi derinden etkilemiş ve değişim kaçınılmaz olmuştur. Tasarımcı sınıfın icra yöntemi ve teknolojilerini daha iyi anlamak için önce endüstriyel devrim ve süreçlerine bakmak yerinde olacaktır.
Soru: Endüstriyel devrimler kitabınızda hangi sırayla yer almaktadır?
Cevap: <ul> <li>Mekanik, Su ve Buhar Gücü</li> <li>Seri Üretim, Elektrik Gücü</li> <li>Bilgisayar, Otomasyon ve Robotik</li> <li>Siber Fiziksel Sistemler</li> </ul>
Soru: Endüstriyel devrimlerin sonucunda kimler işçiye dönüşmek zorunda kalmıştır?
Cevap: Birinci ve ikinci endüstriyel devrimin sonuçlarından biri zanaatkârın atölyesinin güç kaybetmesi şeklinde olmuştur. Kitlesel seri üretim karşısında, ustalık bilgi ve deneyimi ile el emeği ürün üretebilen zanaatkâr, var olan tüketim talebini karşılayamamış ve sonuç olarak çoğu zanaatkâr alanına dair ustalık bilgisini kullanabileceği tek yer olarak fabrikaya dahil olmak ve işçiye dönüşmek zorunda kalmıştır.
Soru: Endüstriyel devrimlerin sonucunda işçiye dönüşmeyen zanaatkarların yaşadıkları sorunlar nelerdir?
Cevap: Birinci ve ikinci endüstriyel devrimin sonuçlarından etkilenmeyen zanaatkârlar ise mesleklerinin icrasını sürdürecek çırakları bulmakta ve yetiştirmekte güçlük çeker hâle gelmiştir. Bugün zanaatkârların durumu hâlihazırda aynı olmakla birlikte, yüzyıllar boyunca varlık nedenlerinden biri olan bilgi ve deneyime dayalı özel üretim yöntemi; tüketim toplumu bağlamında biraz daha çekici bir yere konumlanarak zanaatların kaybettiği değeri, seri üretime karşı orijinalite ile yeniden yakalar hâle getirmiştir.
Soru: Zanaatkârın deneyim birikiminden çıkan fabrikasyon olmayan imgenin özelliği nedir? Tüketiciye nasıl ulaşmaktadır?
Cevap: Zanaatkârın deneyim birikiminden süzülerek çıkan imge, hiçbir fabrikasyon seri üretim nesnesinin sahip olamayacağı plastik değerden öte bir şeyi temsil etmeyi sürdürmektedir. Bu orijinalite ve biriciklik unsuru, zanaatkârın ürettiği imgeye yüksek katma değer sağlamakta ve tüketicisi tek ancak önemli bir farkla, atölyeye gitmek yerine ürünü Instagram üzerinden satın almaktadır.
Soru: Ilk ticari ışığa duyarlı fotoğraf filmini kim icat etmiştir? Filmi rulo hâline getirdikten sonra fotoğraf makinesi mekanizmasına hangi yılda yerleştirilmiştir?”
Cevap: George Eastman imgeleri kayıt altına alıp saklayabilen ilk ticari ışığa duyarlı fotoğraf filmini icat eder. Bu filmi rulo hâline getirir ve adını “Kodak” koyduğu, bahsi geçen ilk basit fotoğraf Makinesi mekanizmasına 1888 yılında yerleştirir.
Soru: “camera obscura” hangi aracın atası sayılmaktadır? İşlevi nedir?
Cevap: Fotoğraf kayıt cihazlarının tarihi, “camera obscura” olarak bilinen cihazın atasına kadar gitmektedir. İmgeleri çeşitli formlar ile görmeyi, başka yüzeylere yansıtmayı sağlayan optik ürünler olan lensler ve görüntüyü anlık veya çok kısa süreler ile içine hapsedebilen camera obscura ve türevi teknik ekipmanların gelişim süreci, 17. yüzyıl öncelerine kadar dayanan eski araştırma ve üretim biçimlerini kapsar.
Soru: Facebook’un internet kullanıcılarına hangi yıl arz edilmiştir?
Cevap: 2004 yılı ise imgelerin tarihi açısından başka bir önemli eşik olarak değerlendirilebilir. Bu tarih,
Facebook’un internet kullanıcılarına arz edildiği zamanı adreslemektedir. Facebook öncesinde, bugün sosyal medyanın ilk adımları olarak tanımlayabileceğimiz bir seri internet hizmetinden bahsetmek mümkündür. Ancak hiçbiri 2004 yılında Facebook’un yakaladığı kitlesel başarıya ulaşmamıştır. Facebook çıkışıyla birlikte kendi mecra alanını ve ortamını, bu ortamın etkileşim reflekslerini ve üretim biçimlerini de tasarlamış ve adlandırmıştır.
Ünite 3
Soru: Temel beş duyu organı genel işlevi ile birlikte hangi organizasyon sürecinde etkisi vardır?
Cevap: Temel beş duyu organımızın fiziksel olarak uyum içindeki organizasyonunun yanı sıra, nerede ve hangi ailede doğduğumuz, öğrendiklerimiz, eğitim biçimimiz, içinde büyüdüğümüz topluluk, düşüncelerimiz ve inandıklarımız çevremizi nasıl algıladığımızı da şekillendirir. Dolayısıyla bizim de çevremiz tarafından nasıl göründüğümüzü ve algılandığımızı da belirler.
Soru: Algı nedir?
Cevap: Algı, kişinin duyu organları ile ulaştığı çevresel uyaranlara karşı anlamlandırma ve uyaranı kişisel bilgiye dönüştürerek organize etme süreci olarak ifade edilebilir.
Soru: Harfler ve sayılardan oluşan semboller iletişim sürecinde nasıl yorumlanır?
Cevap: Ortak kültürel iletişimin temeli olan sözsel iletişim elemanları olarak karşımıza çıkan semboller, temel duyu organlarımız ile algıladığımız ve anlamlandırdığımız kişisel dünyamızdan, tüm insanoğlunun paylaştığı ortak bilgi ve deneyime açılan kapının anahtarı olarak da yorumlanabilir.
Soru: Algıyı etkileyen ana unsurlar nelerdir?
Cevap: Algılayan/alıcı, durum/değişken ve hedef/bileşen olarak açıklanmaktadır.
Soru: Algı süreci nasıl tanımlanmaktadır?
Cevap: Algı süreci; herhangi yeni tanımsız bir uyaranın, tanımlanan ve kişiselleştirilen bir bilgi ve deneyime dönüştürülmesi sırasında, tıpkı beş duyu organımızla otomatikleşmiş bir refleks olarak duyumsadığımız süreç gibi çok hızlı gelişen bir yapıdır.
Soru: Algıda seçicilik nasıl tanımlanmaktadır?
Cevap: Her değişkenin kişi tarafından aynı özen ve dikkatle bir uyaran olarak algılanmaması durumuna denk gelmektedir. Bir başka deyişle kimi uyaranlar daha seçici bir şekilde ve öncelikle fark edilirken kimi uyaranlar ise görmezden gelinebilmekte veya fark edilmeden geçilebilmektedir.
Soru: Seçici dikkat değişkenini birçok dışsal etki şekillendirebilmektedir. Bu dışsal etkilerin başında neler gelmektedir?
Cevap: Dışsal etkilerin başında, uyaranın doğası, yer/konum, renk, ebat, kontrast, hareket, tekrar, değişkenler ve/veya benzerlik unsurları gelmektedir.
Soru: Seçici dikkate dair süreçte içsel uyaranlar da kişisel algılama ve anlamlandırma sürecine etki etmektedir. İçsel uyaranların başında neler gelmektedir?
Cevap: Öğrenme / tecrübe, ihtiyaçlar, yaş farklılıkları, ilgi, duygusal karmaşa ve/veya kuşku unsurları, seçici dikkati etkileyen içsel uyaranlar olarak ön plana çıkmaktadır.
Soru: Çeşitli dizi ve filmlerde kullanılan tanımsız figürler nasıl bir algıya neden olurlar?
Cevap: Tanımsızlık içeren sahneler, algısal bir tekinsizlik yaratmakta, bu durum da izleyicinin gerilim ve belirsizlik duygularını daha çok hissetmesine neden olarak anlatının dramatik gücüne katkı sağlamaktadır.
Soru: Gestalt psikolojisi neye odaklanmaktadır?
Cevap: Gestalt psikolojisi, görsel düzenin hangi kurallar çerçevesinde işlediğine ve böylelikle algısal organizasyonun nasıl meydana geldiğine odaklanır. Psikolojinin temeli, zihnin algıladığı şeyin tek tek nesnelerin anlamlarından öte, nesnelerin bir araya getirdiği bir bütünün anlamı olduğu, bütüncül olarak da tanımlanan bir bakış açısına dayanmaktadır. Bir başka deyiş ile bütün, parçaların toplamından farklı ve daha geniş bir anlam ifade etmektedir ve kişi bütünü parçalarına ayrıştırarak değil, bütünlük içinde algılar.
Soru: Gestalt psikolojisinin temel ilkeleri nelerdir?
Cevap: Figür-zemin ilişkisi, kapalılık, mesafesel yakınlık, devamlılık, benzerlik, iyi Gestalt, birlik olarak sıralanmaktadır.
Soru: Gestalt ilkelerinden biri olan kapalılık ilkesi nasıl işlemektedir?
Cevap: Kapalılık ilkesine göre, nesneler görsel olarak tamamlanmasa bile, kişi gördüğü nesneyi bütünlük prensibi dâhilinde algısal olarak doldurur ve bütün bir şekil, harf veya görsel olarak anlamlandırır. Gestalt teorisinin temel argümanına uygun bir şekilde, zihin şekli temel duyusal özellikler ile göremese bile, algısal organizasyonun işleyiş şekli nedeniyle bütünlük ilkesi ve düzen algısal olarak korunur.
Soru: Gestalt ilkelerinden biri olan mesafesel yakınlık ilkesi nasıl açıklanmaktadır?
Cevap: Mesafesel yakınlık ilkesi, adından da anlaşılabileceği gibi görsel örüntüyü oluşturan unsurların birbirlerine mesafe/aralık olarak ne kadar yakın oldukları ile ilgili bir teknik yaklaşım dâhilinde çalışır. Mesafesel yakınlık ilkesine göre, kişi, nesneyi algılarken birbirine daha yakın olanları bir görsel grup olarak görmeye meyillidir.
Soru: “Belirli bir yön ve eylem yaklaşımı içinde olan grup, bir noktada zemine yerleşim nedeniyle kesilse bile, algısal organizasyon grubun yönelim ve eylemini kendiliğinden tamamlar.” olarak açıklanan Gestalt ilkesini belirtiniz.
Cevap: Devamlılık ilkesidir.
Soru: Benzerlik ilkesi hangi unsur ile birlikte çalışır?
Cevap: Benzerlik ilkesi, kendiliğinden doğal olarak kontrast yani zıtlık, zıt olma görsel unsurunu da birlikte çalıştırır. Birbirine benzeyen bir grubun içerisine koyacağınız en ufak bir özelliği ile diğerlerinden farklı değişken, kendiliğinde seçici dikkati üzerine toplar.
Soru: Bir görselde çok sayıda sıralı sarı renkte üçgenlerin arasında kırmızı bir üçgen bulunuyorsa bu görsel Gestalt ilkelerinden hangisine göre düzenlenmiştir?
Cevap: Benzerlik ilkesine göre düzenlenmiştir. Çoğu reklam tasarımı çözümlemesi bu bağlamda benzerlik ve zıtlık prensiplerini kullanarak hedef kitlesinin seçici dikkati üzerine algısal organizasyonu belirler.
Soru: İyi Gestalt ilkesi temeli neye dayanmaktadır?
Cevap: İyi Gestalt ilkesi, aslında bir bakıma Gestalt teorisinin özü olan bütüncül yapı, gruplama, basitlik ve netlik ifadelerinin ortak paydada buluştuğu bir ifadeyi ortaya koymaktadır. İyi Gestalt ilkesinin temelinde kişinin algısal organizasyon esnasında karmaşık, kararsız ve yabancı olandan uzaklaşması ve en basit hâli ile gerçek olanı anlamlandırabilmesi unsuru yer almaktadır.
Soru: Gestalt prensiplerine uyan görsel düzenlemeler nasıl algılanır?
Cevap: Gestalt prensiplerine uyan görsel düzenlemeler, bir arada ve bütüncül algılanır. Bir grup ve seri algısı oluşturur, başka bir deyişle birlik hâlindedir.
Soru: Anlamlandırma süreci nasıl tanımlanmaktadır?
Cevap: Algı sürecinin başında, süreci başlatmak için karşılaşılan uyaranın, nihayet tüm aşamalardan geçip işlendiği, kişisel bilgi ve deneyime dönüştürüldüğü aşamadır. Anlamlandırma süreci algıyı meydana getiren içsel ve dışsal unsurlar, seçici dikkat, algısal organizasyon ve Gestalt ilkelerinin süreç üzerindeki etkisi gibi konuların bütüncül bir yaklaşım ile somut bir çıktı denebilecek neticeye ulaştığı aşamadır.
Soru: Anlamlandırma sürecini etkileyen genel başlıklar nelerdir?
Cevap: Algısal setler, nitelendirme, klişe/stereotipi, hale/aura etkisi, çıkarımda bulunma, yanıt verme olarak belirtilmektedir.
Ünite 4
Soru: TDK’ya göre göstergebilim nasıl tanımlanmaktadır?
Cevap: Göstergebilim “iletişim amacıyla kullanılan her türlü gösterge dizgesinin yapısını, işleyişini inceleyen bilim”dir (TDK).
Soru: Göstergebilimin evrenine hangi örnekler verilebilir?
Cevap: İnsanların duygu ve düşüncelerini ifade etmek için kullandığı mimik ve jestler, günlük hayatta karşımıza çıkan trafik işaretleri, tabelalar, panolar, afişler, alfabeler, yazınsal eserler, filmler, reklamlar, tiyatro oyunları, müzik eserleri, mimari yapıtlar, heykeller, fotoğraflar gibi birçok örnek göstergebilimin evrenine dâhildir.
Soru: Göstergeyi oluşturan ögeler nelerdir?
Cevap: Göstergeyi oluşturan ögeler; gösteren ve gösterilen olarak belirtilmektedir.
Soru: Gösterge nasıl tanımlanmaktadır?
Cevap: Pierce’in tanımıyla gösterge “bir şeyin yerini tutan, o şeyi üreten ya da niteleyen düşünce”dir.
Soru: Nitelikleri bakımından göstergeler nasıl gruplandırılmaktadır?
Cevap: Nitelikleri bakımından göstergeleri doğal göstergeler ve yapay göstergeler olarak ikiye ayırmak mümkündür.
Soru: Barthes düz anlamı ve yan anlamı nasıl açıklamaktadır?
Cevap: Barthes düz anlamı göstergenin neyi temsil ettiği, yan anlamı ise nasıl temsil ettiği olarak açıklamıştır.
Soru: Pierce’e göre gösterge nesneyi işaret eder ve yorumlayıcı göstergeyle onun nesnesini zihinsel bir işlemden sonra ilişkilendirir. Pierce bunu nasıl adlandırmaktadır?
Cevap: Pierce buna “Semiosis Süreci” adını vermiştir.
Soru: Morris’in göstergebilimi incelediği aşamalar nelerdir?
Cevap: Morris göstergebilimi üç aşamada ele almıştır. Bunların ilki sözdizimsel boyuttur. Bu boyutta Morris nasıl sorusunun cevabını bulmaya çalışır. Bir sonraki boyut anlambilimsel boyuttur ve burada göstergeler ile anlam arasındaki ilişkiyi açıklar. Edinbilimsel boyut ise göstergeler ile yorumlayıcı arasındaki bağlantıyı ve ilişkiyi irdeler.
Soru: Kodlar nasıl tanımlanmaktadır?
Cevap: Fiske’nin “anlamlandırma sistemi” olarak nitelendirdiği kodlar mesajların iletilmesine olanak sağlayan bir göstergeler sistemidir. Bütün kodlar bir anlam taşırlar ve ortak kültürün birer ürünüdürler.
Soru: Kodlar kaça ayrılır ve nelerdir?
Cevap: Kodlar sosyal kodlar, metinsel kodlar ve yorumlama kodları olmak üzere üçe ayrılır. Sosyal kodların en başında elbette dil gelir. Dilin dışında beden dili, jestler, mimikler, hâl ve tutumlar, ses tonu ve giyim kuşam da yine bu tür kodlara örnek olarak sayılabilir. Sosyal kodlar toplumdan topluma ve kültürden kültüre değişiklik gösterirler.
Soru: TDK’ya göre imge nasıl tanımlanmaktadır?
Cevap: İmge bir kavramın, bir duygunun, bir düşüncenin ya da bir nesnenin zihindeki tasarımı, hayalidir (TDK, 2023).
Soru: TDK’ya göre mit nasıl tanımlanmaktadır?
Cevap: Mit “geleneksel olarak yayılan veya toplumun hayal gücü etkisiyle biçim değiştiren alegorik bir anlatımı
olan halk hikâyesi” (TDK, 2023) anlamında gelmektedir.
Soru: Mitlerin temel işlevleri nelerdir?
Cevap: Mitlerin temel dört işlevi vardır, bunlardan ilki yaratılışı ve doğaüstü olayları açıklamaktır. İkincisi mitlerin evrenin gizemlerine karşı imge oluşturmasıdır. Üçüncüsü ortak bir payda oluşturarak toplumsal birliği desteklemektir. Mitlerin dördüncüsü rolü ise aynı sanattakine benzer bir katharsis yaratarak bireye bir tatmin yaşamaktır.
Soru: Göstergebilimin önemi nasıl açıklanır?
Cevap: Görsel iletişim metinlerinin ne söylediğini, nasıl söylediğini analiz etmenin en etkili yöntemlerinden biri kuşkusuz göstergebilimsel çözümlemedir. Göstergebilim aynı zamanda bu metinlerin okuyucu/izleyici üstündeki etkilerini de analiz etmesi açısından ayrıca bir önem taşır.
Soru: Grafik tasarımındaki en yaratıcı alanlar nelerdir?
Cevap: Grafik tasarımında en yaratıcı alanlardan ikisi hiç şüphesiz afiş ve kitap tasarımlarıdır.
Soru: <ul> <li>Yıkık dökük binadaki savaş muhabiri fotoğrafı</li> <li>Kıyafetteki toz, kir</li> <li>Savaş ortamında zorlu çalışma koşulları ve gazetecilerin azimli çalışması</li> </ul> Bir fotoğrafın göstergebilimsel analizi yapılmak istendiğinde yukarıdakiler sırayla nasıl ifade edilir?
Cevap: Gösterge - Gösteren - Gösterilen
Soru: Doğadaki ilk göstergebilimsel çözümlemelere örnekler nelerdir?
Cevap: Doğada gördüğü bir buluttan yağmurun yağacağı sonucuna varan ya da dumanı gördüğünde bir yerde ateş yandığını hatta dumanın yoğunluğundan bunun hayati tehlike yaratacak bir yangın olabileceği sonucuna varan ya da avlanırken gördüğü hayvan ayak izlerinden karşılaşacağı tehlikenin boyutunu tahmin eden ilk insanlar, bu şekilde hayatta kalma şanslarını arttırmıştır. Tüm bu anlamlandırma süreçlerini ilk göstergebilimsel çözümlemeler olarak kabul edebiliriz.
Soru: İnsanoğlunun kendini dil dışında bir araçla ifade etme çabasının en eski yöntemlerinden biri nedir?
Cevap: Resim sanatı insanoğlunun kendini dil dışında bir araçla ifade etme çabasının en eski yöntemlerindendir.
Soru: Hiçbir nesnenin bir bütün olarak sunulmadığı ama resmin geneline bakıldığında nesnelerin tamamını algılamaya izin veren tasarım metodu nedir?
Cevap: Kübizmin, o dönem için yeni sayılabilecek bir metodu olan kırık aynı yöntemiyle yapılan bu resim nesnelerin geleneksel tasvirini reddederek yeni bir grafik tasarım ile sunulur.
Soru: Vanoye’nin sinema diline ilişkin şemasının ögeleri nelerdir?
Cevap: Anlatımın Tözü, Anlatımın Biçimi, İçeriğin Tözü, İçeriğin Biçimi
Ünite 5
Soru: Eleştirel kuram nedir?
Cevap: Eleştirel kuram, kültüre daha çoğulcu ve demokratikleştirici olarak bakan liberal kuramların aksine, kültürün kitleleri pasifleştirici ve tüketimci kılan boyutlarına odaklanır. Dolayısıyla kültürün var olan düzeni olumladığını ve onun yeniden üretimine katkı sağladığını ileri sürer. Eleştirel kuram, kültürü toplumsal eşitsizlik ve iktidar ilişkileri bağlamında ele alır ve medyayı da bu kültürün oluşturan bir iktidar aygıtı olarak konumlandırır.
Eleştirel teori, Marx’ın üretim ilişkileri olarak nitelendirdiği ekonomik ve siyasal etkilerin, kültürü nasıl biçimlendirdiğini ele alır. Eleştirel kuram siyasi ve ekonomik iktidarların iletişim süreçlerine etkilerini deşifre eder. Ana akım kuramları, iletişimin gerçekleştiği bağlamı göz ardı ederken, eleştirel yaklaşımlar mesaja değil, onun üretildiği ekonomik ve siyasi bağlama odaklanır. Eleştirel kuram sömürü, artı değer, sınıfsal çatışma, sömürü ve iktidar ilişkilerini araştırmalarında dikkate alır.
Soru: Eleştirel kuramın oluşturucusu ve en önemli temsilcisi kimdir?
Cevap: Karl Marx eleştirel kuramın oluşturucusu ve en önemli temsilcisidir. Onun içinde yaşadığı kapitalist sisteme ilişkin saptamaları eleştirel teorinin en önemli dayanak noktası olmuştur. Marx’ın yapıtları genellikle kapitalist sistemde üretim biçimlerinin bireylere etkilerini artı değer, yabancılaşma ve meta fetişizmi gibi kavramlar üzerinden tartışır ve
burjuvazinin sömürünün devamı adına uyguladığı stratejileri ele alır.
Soru: Karl Marx, üretim ilişkilerinin düşünsel düzeyleri nasıl etkilediğini hangi ifadelerle açıklamaktadır?
Cevap: Marx’ın ifadesiyle; maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değildir; tam tersine onların bilinçlerini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.
Soru: Marx, burjuvazinin sistem içindeki belirleyici rolünü nasıl açıklamaktadır?
Cevap: “Burjuvazi, insanları ‘doğal üstleri’ne bağlayan birçok feodal bağı koparıp attı ve insan ile insan arasında çıplak çıkardan başka, hissiz parasal ödemeden başka bir bağ bırakmadı” diyen Marx, burjuvazinin bireyciliği ve bencilliği övdüğünü, geçmişin tüm etik değerlerinin bu çıkar mücadelesinde yenik düştüğünü söylemektedir.
Burjuvazinin kapitalist sistemdeki gücü ve etkisine işaret eden Marx, böylelikle görsel kültürün de ardındaki gücü işaret etmektedir. Üretim araçlarına, dolayısıyla görsel kültürün kaynaklarına hâkim olan burjuvazi, kendisi için uygun bir kültürel ortamın yaratılmasına katkı sağlamaktadır. Özellikle işletme modeline göre işleyen medya kuruluşlarının ürettiği kültür ve iletişim, bağımlı sınıfların sömürülmelerine ve burjuvazinin hakimiyetinin pekişmesine katkı sağlamaktadır.
Soru: Karl Marx, emeğin yabancılaşması kavramını nasıl açıklamaktadır?
Cevap: Marx’a göre, çalışma işçinin doğasına aykırıdır ve işçi çalıştığı süre zarfında kendinden uzaklaşır. Kapitalist sistemde bireyler önce emeklerine, ardından kendilerine yabancılaşırlar ve üretim çarkı içinde burjuvazinin yörüngesinde bir hayat sürer. Bu sistemde hayatta kalabilme adına emeklerini satan, bağımlı sınıflar, benliklerini çalışma hayatına kurban etmekte ve egemen sınıflara artı değer üreterek kendilerine ait olmayan bir hayatı deneyimlemektedir. Emekleri ve benlikleri metalaşan, yabancılaşan kitleler burjuvazi tarafından alınıp satılan bir ürüne dönüşmektedir. Marx, işçilerin çalıştıkça kendi benliklerinden uzaklaştıklarını ve toplumsal dizgedeki konumlarını fark edemediklerini ileri sürer. Ona göre, ne zamanki işçiler çalışmaz, o zaman kendileri olabilme ve kapitalist sistemi değiştirebilme imkânına kavuşabilir.
Soru: Görsel iletişim kültürünün gelişimine olanak sağlayan meta fetişizmi kavramını Karl Marx nasıl açıklamaktadır?
Cevap: Marx, metayı insanların belli ihtiyaçlarını karşılayan, belli amaç doğrultusunda üretilen, alınıp satılan bir “şey” olarak tanımlamaktadır. Metalar, sistem içinde sahip oldukları anlamla, çoğu zaman üretilme koşullarını ve ardındaki ideolojiyi gizlemektedir. Kapitalist sistemde metalara yüklenen gizemli anlamı işaret eden Marx, bu ürünlerin fetişleştirilerek ardındaki sömürüyü gizlediğini işaret etmektedir. Metalara yüklenen kültürel ve fetişist anlamlar, onların toplumsal dizgede daha farklı anlamlandırılmalarına neden olmaktadır. Kapitalist toplumlarda metaların kullanım ve değişim değerleri olduğunu ileri süren Marx, metaların fetişleştirilmelerinin değişim değerleri ile ilgili olduğunu ve onların farklı biçimlerde algılanmaları anlamına geldiğini ileri sürmektedir. Bu kültürel ortamda metaların değişim değeri çoğu zaman kullanım değerlerinin önüne geçmekte ve bu illüzyon sistem sahiplerinin egemenliklerini pekiştirmektedir. Toplumsal yaşamda metaların olduklarından farklı anlamlar üretmelerine görsel kültür ciddi bir katkı sağlamaktadır.
Soru: Frankfurt Okulu nerede ve kimler tarafından kurulmuştur?
Cevap: Frankfurt Okulu ismini 1923 yılında Frankfurt Üniversitesinde kurulan Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünden almıştır. Frankfurt Okulunun en önemli isimleri, Leo Lowenthal, Theodor Adorno, Max Horkheimer ve Herbert Marcuse’dur.
Soru: Almanya’dan sürgün edilen entellektüeller kimlerdir?
Cevap: Almanya’da büyük bir halk desteği ile Hitler iktidara gelmiş ve ülkedeki tüm Yahudiler ya toplama kamplarına taşınmış ya da yurt dışına kaçmak zorunda kalmışlardır. Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünde de başta Horkheimer olmak üzere tüm Museviler görevden azledilmiş, onlar da çareyi yurt dışına kaçmakta bulmuştur. Horkheimer, Lowenthal ve Adorno Amerika’ya gitmişler, orada Columbia Üniversitesinde çalışmışlar ve Almanya’dan getirdikleri kitle ve faşizm birikimlerini, Amerikan kitle kültürü ile harmanlayarak onu teorize etmeye çalışmışlardır.
Soru: Frankfurt Okulunun en önemli kavramı Kültür Endüstrisi nedir?
Cevap: Kültür endüstrisi kavramı, kapitalist toplumlarda kültürün burjuvazi tarafından kontrol edildiğini ve endüstrileştiğini ileri sürmektedir. Endüstrileşen kültür sanata ve özüne yabancılaşarak, kitleleri tüketime ve siyaset üzerine düşünmemeye yönlendirmektedir. Kültür endüstrisi var olan sistemi haklılaştırmakta ve iktidarın yeğlediği bir toplumsal atmosferin yaratılmasını sağlamaktadır. Burada sanat ve gelenek artık öncelik değildir, öncelik metalaşan kültürün piyasa güçlerine uyumudur. Bu amaçla kitlelerin arzuları manipüle edilir ve Marx’ın ifadesiyle yanlış bilinçlenmeleri adına çeşitli stratejiler devreye girer. Araçsallaşan kültür ürünleri birbirlerine benzeştirilir, muhalif ögelerden arındırılır ve daha kolay tüketilebilir hâle dönüştürülür. Kültür endüstrisi kitlelerin düşünmelerini değil iktidara uyum sağlamalarını önceler ve kitlenin yorum yeteneğini olabildiğince daraltmaya çalışır. Doğal olmayan, endüstri tarafından manipüle edilen görselliğin sunduğu avantajları sonuna kadar kullanan kültür endüstrisi diğer kültürel formları (yüksek kültür, fol kültür, vs.) da bir potada eritmekte ve bireyleri tüketime ve konformizme itmektedir. Kültür endüstrisi tarafından güdülenen kitle kültüründe sanat endüstrinin tutsağı olmuş ve sanatsal üretimin karakteri ciddi ölçüde değişime uğramıştır. Sanat, bu süreçte özerkliğinden ve muhalefetinden vazgeçmiş, bireyleri sistemle uyumlandırmayı öncelikli amaç hâline getirmiştir.
Soru: Adorno ve Horheimer, kültür endüstrisi tarafından üretilen sanatı nasıl açıklamaktadır?
Cevap: Adorno ve Horheimer’ın da sık sık vurguladığı üzere, kültür endüstrisi tarafından üretilen sanat, artık endüstriyel bir üründür ve daha fazla tüketilebilmesi için üzerinde işlemler yapılan bir metadan fazlası değildir. Üretilen bu kültür, tekrarlanabilir, tekdüze ve klişedir. Tüketimi riske etmememe adına belli kalıplar dahilinde üretilmiş ve tek tipleştirilmiştir.
Adorno ve Horheimer’ın da sık sık vurguladığı üzere, kültür endüstrisi tarafından üretilen sanat, artık endüstriyel bir üründür ve daha fazla tüketilebilmesi için üzerinde işlemler yapılan bir metadan fazlası değildir. Üretilen bu kültür, tekrarlanabilir, tekdüze ve klişedir. Tüketimi riske etmememe adına belli kalıplar dahilinde üretilmiş ve tek tipleştirilmiştir. Bu yüzden Adorno, var olan tekdüzeliği şöyle tanımlamıştır: “Günümüzde kültür her şeye benzerlik bulaştırır. Filmler, radyo ve dergiler bir sistem meydana getiriri. Her filmin başında nasıl biteceği, kimin ödüllendirilip kimin cezalandırılacağı ya da unutulacağı anlaşılır; bundan başka hafif müzikte, kulağı alıştırılmış dinleyici şarkının daha ilk ölçülerini duyar duymaz devamını kolayca kestirir.”
Soru: Marcuse’un ‘tek boyutlu toplum’ tanımı nasıldır?
Cevap: Marcuse’un ‘tek boyutlu toplum’ tanımlaması, görsel kültürün de sınırlarını çizmektedir. Endüstrileşen kültür kendilerine uygun görülen dil ve söylem çerçevesinde hareket ederek, insanların sistemle uyumlanmalarını hızlandırır. Kitlelerin mutsuzluktaki mutluluklarına destek olan; onların sistemle bütünleşmelerini pekiştiren bu kültürel ürünler diğer taraftan halkın daha da moronlaşarak bilgisizleşmelerine aracılık ederler. Tek boyutlu bir toplumda görsel kültür kurulu düzenin inkârından çok, var olan düzeni doğrulamaktadır.
Soru: Walter Benjamin’in ‘şoklar yaşamı’ ve ‘yeniden üretim çağında sanat yapıtı’ kavramları nelerdir?
Cevap: Walter Benjamin’in ‘şoklar yaşamı’ ve ‘yeniden üretim çağında sanat yapıtı’ kavramları kapitalist sistem içinde bireylerin duygularının nasıl manipüle edildiğini ortaya sermektedir. Benjamin’e göre, kapitalist sistemde bireylerin ihtiyaçları, doğal ihtiyaçları değil, aksine sistem tarafından onları metalara yönelten manipülatif uyarılmalardır. İnsanın özünden değil, meta merkezli dışsal faktörlerden kaynaklanan bu uyarılma, bireyleri sistem içinde sürekli olarak tekrarlanan, her defasında bir gereksinimi giderir gibi görünen davranış kalıplarına itmektedir; oysaki gereksinimler hiçbir zaman giderilmez. Kapitalist mantık yaşamın her hücresini fethederek, bireyleri sadece üretim sürecinde değil, tüketim sürecinde de sistemin gönüllü katılımcıları düzeyine indirger. Bu koşullar altında sanatın ‘şoklar dünyasından’ bireyleri kurtarma olanağı kalmamaktadır.
Soru: Kapitalist toplumlarda görsel kültür nedir?
Cevap: Kapitalist toplumlarda görsel kültür bir yandan yaşamın bütünlüklü algılanmasına ‘engel’ olurlarken, diğer yandan da ‘sanatımsı’ görüntüleri ile gerçek sanatın önünü perdelemektedir. Görsel kültür genellikle halkı eğlendiren ve onları tüketime yönlendiren bir biçime sahiptirler. Diğer yandan görsel kültür aracılığı ile insanlar endüstrinin ürünlerine mahkûm kılınmakta ve kitleler kendilerine yabancılaşarak, endüstrinin yörüngesinde davranmak durumunda kalmaktadır. Frankfurt Okulunun kültüre dönük pek çok tanımlamasında görsel kültüre yönelik saptamalar bulunmaktadır. Frankfurt Okulunun kültür analizleri bir bakıma kapitalist toplumlardaki görsel iletişim kültürünün de analizini içermekte ve bu kültürün toplumlarda egemen ilişkilerin devamı adına yüklendikleri stratejik rolü işaret etmektedir. Endüstri tarafından üretilen kültür aynı zamanda bir görsel boyuta sahiptir ve bu görsellik egemen güçlerin tüketimci bir kitle yaratabilmeleri adına onlara yardımcı olmaktadır.
Soru: Antonio Gramsci, hegemonya ve sivil toplum kavramını nasıl açıklar?
Cevap: Gramsci, hegemonyanın bağımlı sınıfların kabullenmeleriyle inşa edildiğini ve bu sürecin kimi zamanlar organik aydınlar aracılığıyla kurulduğunu söylemektedir. Burjuva hegemonyasının başlıca aracı sivil toplumdur. Gramsci, hegemonyayı üst yapının “özel” yan, devlete ait olmayan düzeylerinin rolü içine yerleştirir ve bu toplumsal hegemonyayı kapitalist toplumlarda toplumsal düzeni korumanın başlıca aracı olarak zora başvurmaktan ayrı bir yere koyar. Kısacası hegemonya, rızanın imal edilmesi demektir. Genelde bu manipülasyonun başlıca boyutu sayılan kültürel hegemonya ise, düşünme ve bakma biçimlerinin üretimi ile alternatif bakışlar ve söylemlerin dışlanmasını kapsamaktadır.
Gramsci, hegemonyanın bağımlı sınıfların kabullenmeleriyle inşa edildiğini ve bu sürecin kimi zamanlar organik aydınlar aracılığıyla kurulduğunu söylemektedir. Burjuva hegemonyasının başlıca aracı sivil toplumdur. Gramsci, hegemonyayı üst yapının “özel” yan, devlete ait olmayan düzeylerinin rolü içine yerleştirir ve bu toplumsal hegemonyayı kapitalist toplumlarda toplumsal düzeni korumanın başlıca aracı olarak zora başvurmaktan ayrı bir yere koyar. Weberci açıdan bakıldığında hegemonya, “doğal üstünlük mitine” ya da bir statü düzeninin meşrulaştırılmasına denk düşecektir. Kısacası hegemonya, rızanın imal edilmesi demektir. Genelde bu manipülasyonun başlıca boyutu sayılan kültürel hegemonya ise, düşünme ve bakma biçimlerinin üretimi ile alternatif bakışlar ve söylemlerin dışlanmasını kapsamaktadır.
Soru: Gramsci, ideoloji ve kültür kavramlarını merkeze alarak hegemonyayı nasıl açıklar?
Cevap: Gramsci, hegemonyayı ideolojinin üstünde, onu da kapsayan bir kategori olarak görür ve iktidarın egemenlik stratejileri olarak tanımlar. Gündelik yaşamda ve sivil toplumda iktidarın yörüngesinde bir ortak duyu yaratmayı amaçlayan hegemonya egemen güçlerin değerlerini meşrulaştırmak da, bunu da ideolojiyi doğallaştırarak, görünmez kılarak sağlamaya çalışmaktadır. Gramsci, ideolojiyi bir toplumsal denetim aygıtı olarak görmekte ve gündelik yaşamın üzerindeki etkisine dikkat çekmektedir. Ancak hegemonya sürekli olarak yenilenmek ve müzakere edilmek zorundadır, çünkü rıza üretimi bunu gerektirmektedir. Hegemonya istikrarlı değildir ve sürekli olarak yeniden üretilmelidir. Bu da iktidarların zaman zaman önceden öngörmediği bazı söylemleri hegemonyasına dahil etmesini zorunlu kılmaktadır. Hegemonya politik, etnik, etik, ideolojik ve ekonomiktir. Tüm bu alanlarda aktif bir şekilde işler ve zaman zaman belli değişimleri gündeme getirerek kendini yenileyip, rızanın üretimini destekler.
Egemen sınıflar ideolojinin gücünü kullanarak, halkın gerçeklik tanımlarına etki ederler. Halk, esasında yönlendirilmektedir ancak onlar kendi seçimlerini yaptıklarına inanmaktadır. Egemenlerin yönlendirdiği ideoloji, âdeta toplumsal bir yapıştırıcı işlevi yüklenir ve devletin söyleminin devamını sağlar. Gramsci’ye göre, hegemonya aracılığı ile gerçekler yeniden tanımlanır, ancak tanımlanan bu gerçeklik gerçeğin yeniden üretiminden başka bir şey değildir. Egemen sınıflar, var olan gerçeklik algılarını kendi yörüngelerinde yeniden tanımlamakta ve bu anlamda toplumu ideoloji aracılığıyla gizil bir şekilde yönlendirmektedir.
Soru: Hegemonya, iletişim biliminin neden başat kuramlarından biridir?
Cevap: Hegemonya, iletişim biliminin başat kuramlarından biridir, çünkü medya günümüzde en önemli iktidar aygıtlarının başında gelmektedir ve bu özelliğiyle hegemonyanın yerleşikleşmesinde etkin rol oynamaktadır. Medya, tüm bileşenleri ile rızanın üretimine dolayısı ile iktidar ilişkilerinin yaygınlaşmasına önemli oranda katkı sağlamaktadır. Gündelik hayatın görülmeyen, çok tartışılmayan alanlarında iktidar güdümünde bir rıza üreten medya son derece ideolojik bir işlevi yerine getirmekte, haklı olarak bu boyutu ile pek çok analize ve araştırmaya konu olmaktadır. Görsel iletişim kültürü günümüzde hegemonyanın en etkin işlediği alanların başında gelmekte ve imgeler üzerinden toplumsallaşmaya çalışan kitleler çoğu zaman iktidarın tuzaklarına kapılmaktadır.
Soru: Louis Althusser, ideoloji kavramını nasıl açıklar?
Cevap: Althusser’e göre ideoloji, bireyleri kendi toplumsal varlıkları üzerinden özne olarak kabul eder ve onların kimliklerine uygun bir şekilde onları “çağırır”. Dünyayla yaşanan ilişki esas olarak bireyin bir özne olarak kurulduğu süreçten ibarettir. Bu her bireye, toplumsal pratiklere girdiğinde bir toplumsal kimlik veren çeşitli terimlerle hitap edilmesi ya da çağrılması ile olur. Birey, çağırıldığı özne konumunu (toplumsal kimliği) kabul ederse (kurulursa) ideolojinin sürekli olarak olumlandığı, evetlendiği bir dünyayı deneyimler.
Althusser ideolojiyi gerçeğin tersyüz edilmesi veya bir dayatma olarak görmez, aksine toplumsal yaşamda farkında olmadan bizi çağıran bir dizi sosyal dinamik olarak tanımlar. Ona göre ideolojiler tarihsizdir, yani her koşulda ve dönemde kendilerini farklı biçimlerde var edebilmektedir. Ayrıca ideolojinin esas kurucusu, özne veya eş deyişle özne olduğunu düşünen, ideolojinin yörüngesinde nesneleşmiş bireydir. İnsanlar, doğumlarından itibaren özne olarak çağırılırlar ve her toplumsal aşama veya statü, hem öznelik duygusunu hem de iktidar tahakkümünü güçlendirir.
Althusser’e göre “ideoloji bireylerin gerçek varoluş koşullarıyla kurdukları hayali ilişkiyi gösterir. Dinsel, hukuki, ahlaki, siyasi ideolojilerde temsil edilen; bireylerin var oluşunu yöneten gerçek ilişkiler sistemi değil, bu bireylerin içinde yaşadıkları gerçek ilişkilerle kurdukları hayali ilişkilerdir. Bireylerin, kendi varoluş koşullarını, toplu ve bireysel yaşamlarını yöneten toplumsal ilişkilerle kurdukları ilişkiye dair temsiller hayalidir”.
Soru: Devletin baskı ve ideolojik aygıtları nelerdir?
Cevap: Althusser devletin baskı aygıtlarını asker, polis ve mahkemeler olarak sınıflandırır ve halkı zor kullanarak egemen söylemin içinde davranmaya zorunlu kıldıklarının altını çizer. Devlet, baskı aygıtları aracılığı ile otoritesini tesis eder ve halkı zor kullanarak yönetir. Devlet, baskı aygıtları aracılığıyla baskı, şiddet ve zor kullanarak egemenliğini tesis etmektedir. Devletin ideolojik aygıtları ise okullar, kilise, medya, hukuk, siyaset, sanat ve sendikalardır. Bu kurumlar kitleleri, zor kullanarak değil, ideolojik olarak yönlendirmekte ve onların sistem içinde kalmalarını sağlamaktadır. Devletin ideolojik aygıtlarının hedefi hegemonya gibi kitlelerin rızalarını kazanma ve onları ideolojik olarak iktidarın söylem alanına hapsetmektir.
Devletin ideolojik aygıtları, iktidarın değerlerini kitlelere enjekte etmekte ve böylelikle azınlık çoğunluğu, kendi yörüngesinde yönetmeye devam etmektedir. Althusser, okul pedagojisinin devletin ideolojik aygıtlarının temel yönelimi olduğunu iddia etmekte ve zor kullanmadan iktidarların varlıklarını kitlelerin bilincinde yeniden ürettiğini ileri sürmektedir.
Soru: Devletler neden hem baskı hem de ideolojik aygıtlara ihtiyaç duyar?
Cevap: Devletler hâkimiyetlerini sürdürmek için hem baskı hem de ideolojik aygıtlara ihtiyaç duyar. Gerektiği yerde şiddet ya da baskıyı, gerektiği yerde ise bir okul ideolojisiyle gizlenmiş ideolojiyi kullanan devletler bu şekilde muhalif düşünceleri ekarte ederler ve kendi ideolojilerini insanlara dayatırlar. Bu dayatmada ideolojik aygıtlar, din, hukuk, siyaset, eğitim ve haberleşme üzerinden farkına varmadan bireyleri gizil bir şekilde yönlendirirler. İdeolojinin propagandasını yapan devletin ideolojik aygıtları insanları yanıltarak onların toplumsal dizgedeki adaletsizliklerin, burjuva sömürüsünü fark etmelerinin önüne geçerler. Kamusal alanda değil, çoğu zaman bireysel, özel alanda işleyen ideolojik aygıtlar, bağımlı sınıfların boş zamanlarını sömürerek onları devletin ideolojisine eklemlerler.
Soru: Althusser, devletin ideolojik aygıtlarının etkisini nasıl açıklamaktadır?
Cevap: Althusser, devletin ideolojik aygıtlarının sınıf mücadelesi ekseninde işlediğini belirterek, bu aygıtların varlığının, hegemonyanın işlemesi için kaçınılmaz olduğunu belirtmektedir. Hayatın farklı alanlarına dağılmış, farklı uzmanlıkları olan bu aygıtlar esasında tek bir söylemin uygulayıcılarıdır. Bu anlamda kiliselerin okullardan, hukuk sisteminin aileden, sanatın, kültürün medyadan bir farkı yoktur, esasında hepsi gizli bir şekilde ideolojiyi içselleştirmekte ve iktidar yörüngesinde bir söylem alanı çizerek bireyleri o alana hapsetmektedir.
Althusser, devletlerin baskı aygıtları aracılığıyla kendi egemenliğini güvence altına aldığını ve ideolojik aygıtları aracılığıyla da kendi söylemini kitlelere dayattığını ileri sürer. Birbirleriyle uyum içinde çalışan devlet aygıtları, toplumsal sömürünün devamını garanti altına almaya çalışır. Bir ideolojik aygıt olarak siyaset, toplumu mevcut siyasi düzene ikna eder ve halk demokrasi aracılığıyla gücün kendisinde olduğuna inanır. Medya, toplumu çoğulculuğu konusunda ve tarafsız olduğu yönünde ikna eder.
Ünite 6
Soru: Popüler Kültürü tanımlayınız.
Cevap: Popüler Kültür: Tarihsel önem, derinlik veya süreklilik iddiası olmayan, hızlı üretilen ve çoğu zaman da hızlı kaybolan, eğitilmiş insanlar veya elitlerin değil, ortalama insanların sahip olduğu kültürel özellikler.
Soru: Kitapta, kültürel çalışmalar nasıl tanımlamıştır?
Cevap: Kültürel Çalışmalar; ideolojiyi, yanlış bilinç olarak değil, bizatihi halkın beklenti ve geleneğinin sonucu olarak bilinçli bir tercih olarak tanımlamıştır.
Soru: Hoggart, popüler kültür ile ilgili ne iddia etmektedir?
Cevap: Hoggart “popüler kültürün insanların geleneklerinden, tecrübelerinden ve doğa ile kurdukları etkileşimden temellendiğini, buna karşılık kitle kültürünün yapay ve manipülatif olduğunu” iddia etmektedir.
Soru: Hoggart “Okuryazarlığın Kullanım Alanları” kitabında neleri açıklamaya çalışmıştır?
Cevap: Hoggart “Okuryazarlığın Kullanım” Alanları kitabında İngiliz işçi sınıfının yaşadığı kültürel değişime dikkat çekmiş ve işçiler üzerinden popüler kültürün değişimini analiz etmiştir.
Soru: Popüler kültürün doğallığına ve sıradanlığına vurgu yapan ve kitle kültüründen farklı olarak değerlendiren kimdir?
Cevap: Raymond Williams popüler kültürün doğallığına ve sıradanlığına vurgu yaparak onu över ve kitle kültüründen farklı olarak değerlendirir.
Soru: Hangi teorisyenle birlikte popüler kültür ve görsel iletişim kültürü ile birbirlerini etkilediği bir zemine dönüşmüştür?
Cevap: Stuart Hall, popüler kültürü hegemonyanın tesis edildiği alan olarak görmüş, hem muhalif duyguların hem de iktidarın dayatmalarının bu zeminde mücadele ettiğinin altını çizmiştir. Bu bağlamda görsel iletişim kültürü de, hem iktidar stratejilerinin hem de halkın geleneksel, bazen de muhalif duygularının kaynaştığı, birbirlerini etkilediği bir zemine dönüşmüştür.
Soru: Dick Hebdige, “Altkültür: Tarzın Anlamı” kitabında ne anlatmaktadır?
Cevap: Dick Hebdige, “Altkültür: Tarzın Anlamı” kitabında alt kültürlerin endüstrinin manipülatif ve tektipleştirici tahakkümüne karşı giyimde, gündelik alışkanlıklarda nasıl kendi anlamlarını üretebildiğini ortaya sermiştir.
Soru: Kim kültürü “ortak anlamlandırmalar evreni” şeklinde tanımlamaktadır?
Cevap: Hebdige, bu bağlamda kültürü de “ortak anlamlandırmalar evreni” şeklinde tanımlamıştır.
Soru: Guy Debord “Gösteri Toplumu” kitabında neler anlatmıştır?
Cevap: “Gösteri Toplumu” kitabının yazarı Fransız aktivist ve teorisyen Guy Debord, kapitalist top- lumlarda gösterinin hayatımızı nasıl kuşattığı- nı anlatmış ve yaşamlarımızın nasıl bir gösteriye dönüştüğünü analiz etmiştir.
Soru: Medyanın, gösteri toplumunu yüceltmekte, bunu da en çok görsel kültürü destekleyerek gösterdiğini söyleyen kimdir?
Cevap: Guy Debord medyanın metalaşmayı ve tüketimciliği teşvik ettiğini ileri sürmekte ve ideolojik konumu ile modern toplumlarda gösteriyi beslediğini ileri sürmektedir. Medya, gösteri toplumunu yüceltmekte, bunu da en çok görsel kültürü destekleyerek göstermektedir.
Soru: Neden göstermek, modern toplumlarda gösterinin vazgeçilmez koşuludur?
Cevap: Yaşam tarzları, eğlenme biçimleri, sahip olunan metalar, bedenler ve kıyafetler gösteri toplumlarının en önemli göstergeleridir ve bu göstergeler modern toplumlarda görsel kültür üzerinden pazarlanır, kitleselleşir. Gösteri toplumlarında, kendini ve sahip olunan değerleri göstermek stratejik önem sahiptir. Gösterinin dışında kalmamak isteyen bireyler sosyal yaşamda varlıklarını görünen olana yüklerler ve tüketerek gösteriyi beslerler. Göstermek, modern toplumlarda gösterinin vazgeçilmez koşuludur, bir şey ancak görülürse var olabilir.
Soru: Debord’un 60’lı ve 70’li yıllarda, gösteri toplumunu kuramlaştırmasından sonra ne olmuştur?
Cevap: Debord’un 60’lı ve 70’li yıllarda, gösteri toplumunu kuramlaştırmasından sonra, gösteri kültürü hayatın her alanına yayılmış ve “ekonomi eğlenceye dönüştürülmüştür” (Kellner, 2010: 23).
Soru: Guy Debord neden gösteri toplumundaki yabancılaşmayı sıklıkla vurgulamaktadır?
Cevap: Guy Debord gösteri toplumundaki yabancılaşmayı sıklıkla vurgulamaktadır. Gösterinin varlığı, bireylerin kendi benliklerini yitirmelerine bağlıdır. Gösteri, yabancılaşmış birey, yabancılaşmış toplum gerektirir, dolayısıyla tüm bu süreçleri merkezine alır ve bu birliği parçalayarak amacına doğru genişler. Şimdiki an vurgulanır, diğer tüm detaylar bulanıklaşır ve gösteri tüm bilinçlere kendi gerçekliğini dayatır. Gösteri toplumunda duyarlılıklar törpülenir, sistemle uyumlandırılır ve yaşanan gerçeğe karşı bir kayıtsızlık kendini gösterir.
Soru: “Gösteri kültürü bir göstergeler kültürüdür” sözünü kim söylemiştir?
Cevap: Guy Debord’a göre gösteri kültürü bir göstergeler kültürüdür
Soru: Habitus kavramını kim ortaya atmıştır?
Cevap: Bourdieu’nun Habitus kavramı, modern toplumlardaki gündelik yaşam alışkanlıkları ve yaşam tarzlarını teorize etmektedir.
Soru: Kültürel sermaye ne demektir?
Cevap: Kültürel Sermaye: Bireye içinde yaşadığı toplumda daha yüksek statü ve prestij sağlayan bilgi, tutum, eğitim ve becerilerin toplamıdır.
Soru: Sosyal sermaye ile simgesel sermayenin arasında ne fark vardır?
Cevap: Sosyal sermaye, algıya dayalıdır, insanların toplum nezdinde nasıl değerlendirildiğini ortaya koymaktadır. Bu algılanışta, kişinin imajı, görüntüsü ve imgesel tasarımı son derece belirleyicidir. Dış görünüşü betimleyen tüm faktörler, simgesel sermayeye dönüşmekte ve toplum nezdinde bir meta sürecine tabi olmaktadır.
Simgesel sermaye görüntüye dayalıdır, dolayısıyla görsellik kişinin toplumsal konumuna etki etmektedir. Bu yüzden bireyler daha fit olmak, daha zayıf olmak ve daha güzel/yakışıklı olmak için ciddi harcamalar yapmakta, bu yolla simgesel sermayelerini zenginleştirmeye çalışmaktadır.
Soru: kültürel aracılar kuramını kim ortaya atmıştır?
Cevap: Bourdieu’nun görsel kültür açısından bir diğer önemli kavramı da kültürel aracılar kuramdır.
Soru: Kültürel aracılar kuramını açıklayınız.
Cevap: Kültürel aracılar, kültürün oluşumu ve halka aktarımında aracı rolü üstlenirler ve endüstri yörüngesinde bir toplumsal ortamın kurulumuna aracılık ederler. Ağırlıklı olarak neoliberal söylemin yerleşikleşmesine hizmet eden aracılar, aynı zamanda kendi yörüngelerinde bir kültürel ortam tasarlarlar ve bunu da ağırlıklı olarak imgenin endüstriyel gücüne dayanarak kurarlar. Bourdieu kültür aracılarının yeniliklerin yaygınlaşması ve benimsenmesinde önemli rolleri olduğunu ve bu rolleri dolayısıyla kültürel sermayenin dağılımında da etkin olduklarının altını çizmektedir.
Soru: Kültürel aracılar, neden hayatlarını üsluplaştırmaya ilgi duymaktadırlar?
Cevap: Kültürel aracılar, hayatlarını üsluplaştırmalarına genel bir ilgi duyarlar. Bu grupların hayat tarzı kimlik, görünüş, benliğin sunumu, moda tasarımı, dekor üzerinde çokça duran bir hayat tarzıdır; tüketim kültürü ve kültür endüstrilerinin yaratmayı sürdürdüğü yeni üsluplar, tecrübeler ve simgesel mallar bolluğuyla yan yana durmaya yetenekli, esnek ve ayırt edici bir beğeni anlayışının yeşertilmesine hatırı sayılır bir zaman ve çabanın sarf edilmesi zorunludur.
Ünite 7
Soru: Doğal ve/veya insan eliyle yaratılan her türlü imge, olgu ve anlatıda güzel ve duyusal olarak tatmin edici olanın aranması; yaratı ile duyusal tatmin arasındaki ilişkinin öznesi olarak tanımlanan kavram nedir?
Cevap: Estetik, doğal ve/veya insan eliyle yaratılan her türlü imge, olgu ve anlatıda güzel ve duyusal olarak tatmin edici olanın aranması; yaratı ile duyusal tatmin arasındaki ilişkinin öznesi olarak tanımlanabilir.
Soru: Estetik kelimesini kullanan ilk medeniyet hangisidir?
Cevap: Estetik kelimesi, Antik Yunan’dan gelmektedir.
Soru: Estetik kavramını algı ve duyuların öncelediği bir oluşum ve sanat eserinin güzelliği ile ilgili değil, doğada var olanın genel güzelliği ile ilişkilendiren ve estetik kavramını etimolojik kökeninden alıp felsefe bağlamında tartışan ilk düşünür kimdir?
Cevap: Immanuel Kant, estetik kavramını etimolojik kökeninden alıp felsefe bağlamında ilk tartışan düşünürlerin başında gelir. Kant’a göre estetik, algı ve duyuların öncelediği bir oluşumdur ve sanat eserinin güzelliği ile ilgili değil, doğada var olanın genel güzelliği ile ilişkilidir.
Soru: Immanuel Kant’a göre, estetiği oluşturan unsurlar ve kategorileri nelerdir?
Cevap: Immanuel Kant, estetiği oluşturan unsurları kategorik olarak belirlemeye çalışmıştır. Estetik özne, estetik nesne, estetik yaşantı gibi başlıklar altında, estetik unsurunu algılayan, bu unsuru oluşturan ve unsurun içinde bulunduğu zaman-mekân uzamı gibi alanlarda kavramı detaylandırarak ele almıştır.
Soru: 18. yüzyılda estetik kavramını “duyusal bilgi ve deneyimin bilimi” olarakniteleyen ve estetik üzerine yaptığı anlamlandırmalar ile modern estetik kuramının ilk tanımlarını yaptığı kabul edilen düşünür kimdir?
Cevap: Alman filozof Alexander Gottlieb Baumgarten, estetiği, duyusal bilgi ve deneyimin bilimi olarak nitelemiştir. Ayrıca Baumgarten’in estetik üzerine yaptığı anlamlandırmalar, modern estetik kuramının ilk tanımları olarak kabul görmektedir.
Soru: Tolstoy’un anlayışına göre sanat nedir, nasıl tanımlanmıştır?
Cevap: Tolstoy “teorik anlamda gerçek sanatın, eserin samimiyetinden, sanatın sanat olarak algılanmış olmasından, insana yararlı ve gerekli olmasından” kaynaklandığını dile getirir ve ekler; insanın güzeli anlatmak istediğini söyler: “İnsanın silahı güzelliktir. Verilen emek ancak, sanatın güzeli anlatabilmesi içindir. Sanatın özelliği, insana zevk vermesi, güzel görünmesi ve çok zengin ögelerle” işlenmesidir.
Soru: Ünlü düşünürlerin sanat ile ilgili düşünceleri ve sanat ile ilgili yapılan araştırmalar genel bir bütünde değerlendirildiğinde, sanat, temel olarak nasıl tanımlanabilir?
Cevap: Sanat temel olarak; estetik, güzellik, duyguları temsil eden icra, doğal olan, mutlu eden, biricik olan gibi unsur ve yaklaşımları aramak olarak tanımlanabilir.
Soru: Sanat felsefesi, temel olarak hangi soruları gündeminde tutar?
Cevap: Sanat felsefesi, temel olarak “Güzel olan nedir?” ve “Estetik nedir?” gibi soruları gündeminde tutar.
Soru: Estetik kavramı ile sanat felsefesi arasındaki fark nedir?
Cevap: Estetik kavramı çoğunlukla, sanat felsefesi kavramıyla eş değer olarak ele alınmıştır. Ancak, kavramları bu şekilde aynılaştırmak hatalı bir yaklaşımdır. Sanat felsefesi, sanat eserini estetik unsurlarıyla birlikte incelese de estetik kavramını temsil etmek yerine, kavramı oluşturan unsurları kullanarak esere karşı eleştirisini sunar.
Soru: Sanat felsefesinden bahsederken ve alanı tanımlarken, meselenin sadece estetik olanı bulmakla ilişkin teknik bir durum olmadığını anlatan Danto ve Duchamp’ın bu konu hakkındaki temel görüşleri nelerdir?
Cevap: Danto ve Duchamp’ın gerçekleştirdiği sanatçı duruşu gibi eylemler üzerinden yola çıkarak estetik ile kurduğu ilişki bağlamında, sanat felsefesi tanımı da daha farklı düzlemlerde genişleyebilme olanağı bulmaktadır. Bu doğrultuda, sanat felsefesinden bahsederken ve alanı tanımlarken, meselenin sadece estetik olanı bulmakla ilişkin teknik bir durum olmadığını kavramak gerekir. Sanat kavramı ve sanat eseri, sosyokültürel ve tarihsel bağlamları oldukça kuvvetli ve belirleyici olan, bir dizi unsurun topluluklar arası ve kitlesel ölçekte görünürlüğü, yansıması ve geri bildirimi neticesinde okunmasını gerektiren, özel bir tartışma alanı olarak sanat felsefesini yeniden kurmaktadır.
Soru: Aristoteles ve Platon’un güzellik unsuru hakkında felsefi olarak yaptığı tanımlar ve bu tanımların farkı nedir?
Cevap: <ul> <li>Platon’a göre güzellik, her zaman ve her yerde, mutlak olandır ve zaman-mekân tanımlarının dışındadır. “Dünyadaki tüm güzellikler idea olan güzelin yansımasından ibarettir”. Güzellik kavramı ile maddi olan şekillenir ancak maddi olan kararsız ve değişkendir. Maddi güzellik bozulunca, güzellik de bozulmuş olur ancak Platon’a göre, asıl güzellik maddi olanda ve olaylarda değil, onlara yansıyan idealar evreninde kurulmaktadır. Bu bağlamda Platon’un idea kavramı temelli felsefi yaklaşımı, güzelliğin tanımlanmasında da karşılığını bulmaktadır.</li> </ul> <ul> <li>Aristoteles’e göre ise, güzellik uyumla mümkündür ve Platon’un idea fikrine karşı olarak maddi yani nesne merkezlidir. Aristoteles’in güzellik yaklaşımına göre, bütünü oluşturan ögeler birlik içinde uyumluysa, o birliğin kurulduğu bütünü güzel olarak tanımlamak mümkündür.</li> </ul>
Soru: İlk dönem felsefi düşünürlerden ziyade güzellik kavramını öznel bir zeminde tutan, güzelliği değişken bir anlayış olarak ele alan ilk modern dönem düşünürleri kimlerdir?
Cevap: Descartes (1596-1650), Locke (1632-1704) ve Hume (1711-1776) gibi modern dönem düşünürleri ile başlayarak güzellik kavramı daha öznel bir zemin kazanmıştır.
Soru: Güzellik kavramını “varlığın aydınlanması, doğruluk” olarak ele alan, görüşleri ile sanat eserinin kökeninin yaratan sanatçıdan kaynak bulduğunu ifade eden düşünür kimdir?
Cevap: Martin Heidegger güzellik kavramını “varlığın aydınlanması, doğruluk” olarak ele alır. Heidegger’in ele aldığı doğruluk, mantıksal olan değil, gerçek olan doğruluk yani varlıkların içinde olandır. Bu bağlamda gizli olanı, herkesin görebileceği şekilde açığa çıkarmak, güzelliği ortaya koymaktır (Heidegger, 2007; Kula, 2012). Heidegger’e (2007, s. 9) göre “bir şeyin kökeni, onun varlığının kaynağıdır.” Bu doğrultuda sanat eserinin kökeni de onu yaratan sanatçısından kaynak bulur. Bu yaklaşımla eğer sanatçı güzel olarak görülecek olanı icra edebiliyorsa, güzellik kavramı sanatçının bizzat kendisini de bağlayan ve tanımlayan bir unsur olarak da çalışır.
Soru: Güzellik kavramı, Yunancada kalon, Latincede ise pulchrum tabirleriyle, çoğunlukla hangi anlamda kullanılmaktadır?
Cevap: Güzellik kavramı, Yunancada kalon, Latincede ise pulchrum tabirleriyle çoğunlukla “ahlaken iyi” anlamında kullanılmaktadır.
Soru: Endüstriyel bir meslek olarak ortaya çıkan tasarımcının, bir tasarım çözümlemesi sürecindeyken hangi unsurları yerine getirmesi beklenir?
Cevap: Tasarım çözümlemesi hem estetik unsurları bağlamında kabul edilebilir güzellik yapısını sağlamak hem de üretilen tasarım çözümünden beklenen fonksiyonelliği yerine getirmek durumundadır.
Soru: Bir tasarımın hem fonksiyonel hem de estetik olmasına dayanan denge unsuruna göre, örneğin bir mobilya tasarımcısından beklenen sandalye tasarımı, hangi özellikleri taşımalıdır?
Cevap: Örneğin, iyi bir mobilya tasarımcısından beklenen sandalye tasarımının özellik olarak hem fonksiyonel anlamda oldukça rahat ve ergonomik bir yapı ile üzerine oturan saatlerce ve rahat ettirecek şekilde taşıması hem de aynı zamanda ürünün satın alma adımında tercih edilebilir ve ayırt edilebilir bir estetiğe ve güzelliğe sahip olmasıdır.
Soru: Bir sanat eserinin görsel kültür bağlamında fonksiyonundan bahsederken, teknik işlev dışında ele alınması gereken bir diğer bakış açısı nedir?
Cevap: Sanat eserinin görsel kültür bağlamında fonksiyonundan bahsederken ele alınması gereken bir bakış açısı daha bulunmaktadır. İşlev sadece teknik olarak yerine gelen hazza dayalı çözüm değildir. Aynı zamanda icra edilen eserin, içinde bulunulan sosyoekonomik yapı, toplumsal hareketler, sanatçısının duruşu ve tavrı gibi bağlamlarda ilişkiye geçtiği ve esere has bir anlam yarattığı alan olarak da değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım Marcel Duchamp’ın hazır-nesneler ile icra ettiği eserleri, estetik algısına karşı ifade ederken takındığı tavır ile rahatlıkla örneklenebilir.
Soru: İşaret ve kodlar aracılığıyla hazır-nesne ile üretilen eserler, sanatçı tarafından hangi amaç doğrultusunda tasarlanır?
Cevap: Sanatçı bu tarz bir işlevsellik ile üretilen esere iletişimsel bir yapı sağlayıcı görevi Böylelikle, anlamlar ve algı, görsel kültür ürünün taşıdığı işaret ve kodlar aracılığı ile kişiler ve kitleler arası uygun mecralar doğrultusunda taşınmış, mesaj ve anlam bağlarına dönüştürülmüş olur. Böylelikle görsel kültür ve iletişim bağlamında sanat eseri başka bir temsilin ürünü olarak sadece galerilerde dolaşan seyirlik nesne olmaktan çıkar toplumsal işlev gören bir dolaşım nesnesi hâline de gelmiş olur.
Soru: Günümüzde dünyanın çeşitli savaş bölgelerinde kimliğini gizleyerek yaptığı duvar resimleri ile tanınan ünlü sokak sanatçısı kimdir?
Cevap: Sokak sanatçısı olarak bilinen Banksy, öncelikle dünyanın çeşitli savaş bölgelerinde kimliğini gizleyerek yaptığı duvar resimleri ile toplumda bilinirlik kazanmış ve çeşitli medya içeriklerine gerçekleştirdiği çalışmalar ile yansımıştır.
Soru: Afganistan Savaşı esnasında bölgeye gidip icra ettiği duvar resimlerinden biri olan ve savaş karşıtlığı bağlamında üstlendiği işlevsel kültürel anlam nedeniyle Banksy’nin en ünlü eserleri arasında sayılan “Girl With Ballon”, hangi özelliği ile tarihe geçmiştir?
Cevap: Eser 2021 yılında 21,3 milyon dolara açık arttırma ile satılmıştır. Gerçekleşen satış, bir sanatçının açık arttırma ile satılan eserine biçilen şimdiye kadarki en yüksek değer olarak, sanat tarihi literatüründe yeni bir kayıt daha açmıştır.
Ünite 8
Soru: Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesi, hangi kavrama karşılık gelmektedir?
Cevap: Simülasyon; Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesidir.
Soru: Simülasyon kuramının öncüsü Jean Baudrillard’a göre, simülakr ve simülasyon arasındaki fark nedir?
Cevap: Baudrillard’a göre simülakr, “bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm”dür. (Baudrillard, 2014: 7). Simülakr, bir orijinale sahip olmayan kopyanın kopyalanmış hâli olarak tanımlanabilir. Burada bir gerçeklik temsili söz konusudur ancak bu temsili yapan nesnenin kendisi de gerçek değildir. Simülasyon ise gerçeğin yerini alan simgeleri, göstergeleri işaret eder. Simülasyon postmodern toplumların önemli bir ayırt edici özelliğidir ve imajlar aracılığı kurulan gerçekliği anlatır.
Soru: Baudrillard’a göre hipergerçeklik, simülakr ve simülasyon kavramları kapsamında nasıl değerlendirilmiştir?
Cevap: Baudrillard tarafından kavramsallaştırılan bu kurama göre göstergeler göndergeleri yok etmiş ve kendi gerçekliğini topluma dayatmıştır. Simülasyon evreninde gerçek yok olmuştur ve bu imajlar dünyasında ona yeniden ulaşabilmek artık mümkün değildir. “Artık her türlü düşsel ve gerçek ayrımından mahrum bırakılmış, sadece aynı yörünge çevresinde dolaşan modeller vasıtasıyla farklılık simülasyonu üreten bir hipergerçeklikten söz edilebilir” (Baudrillard, 2014: 14). Simülasyon günümüz toplumlarında gerçeği refere eden bir modeldir ve tasarlanan imajlar o kadar baskındır ki, gerçeğin bu göstergeleri aşıp varlığını gösterebilmesi mümkün değildir. Baudrillard, simülasyonu bir yok oluş olarak tanımlamakta ve toplumsal aktörlerin de bu hiçliğe kendilerini uyumlandırdıklarını ifade etmektedir (Baudrillard, 2015: 36).
Simülasyonu gerçeğin ikamesi olarak tanımlarsak, simülakr da bu hipergerçekliği sağlayan modellerdir (Adanır, 2008, 43). Hipergerçekliğin bugünün tek gerçekliği olduğunu vurgulayan Baudrilliard, bu yapay deneyimin modern toplumları kuşattığının altını çizmektedir.
Soru: Madan Sarup’un kitaplarında bahsettiği, Baudrillard’ın simülasyon evrenine geçişte tanımladığı tarihi aşamalar nelerdir?
Cevap: Madan Sarup, “Postyapısalcılık ve Postmodernizm” kitabında Baudrillard’ın simülasyon evrenine geçişte üç tarihi aşama olduğunu belirtir. Erken Modernlik Dönemi, Aydınlanma ile başlayıp, Sanayi Devrimi’nin başlangıcına kadar olan süreci kapsamaktadır.
Soru: İkinci Dünya Savaşı’nın bitişi, simülasyon kavramını nasıl etkilemiştir?
Cevap: İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle başlayan postmodern dönemde üretimin yerini tüketim, gerçeklerin yerini de simülasyonlar almıştır. Postmodern dönem imgenin ve görselliğin etkisini artırdığı ve gerçeklerin yerini üretilmiş simülasyonların aldığı yeni bir dönemi işaret eder.
Soru: İmgenin gerçeği ikame ettiği hakikatin simülakrların kendisine dönüştüğü süreçten bahseden Baudriallard, bu sürecin hangi aşamalardan geçtiğini belirtmiştir?
Cevap: Baudrillard’a göre, simülakrlar artık hakikatin yerini almış ve hakikat simülakrların kendisine dönüşmüştür. İmgenin gerçeği ikame ettiği bu süreci Baudrillard dört aşamalı bir süreç olarak tanımlamaktadır.
Birinci adımda imge, gerçeğin bir yansıması olarak konumlanmakta ve herhangi bir manipülatif anlam içermemektedir. İkinci aşamada imge gerçekliği değiştirmekte ve gizlemektedir. Burada olumsuz bir durum söz konusudur. Üçüncü aşama gerçekliğin yokluğunu gizleyen imge hâlidir ve bu aşamanın manipülatif bir doğası vardır. Son aşama ise, gerçekliğin hiçbir çeşidiyle ilişkisi olmayanı kendi kendisinin saf simülakrı olan imgedir. Bu aşama artık simülakr ve simülasyonun toplumun tamamına hakim olduğu ve imgeyi de kendi gerçekliğine bağlı kıldığı bir toplumsallığı işaret eder. Bu aşama artık simülasyon çağına girildiğinin bir göstergesi hâline gelmiştir” (Baudrillard, 2014: 28).
Soru: Baudrillard yaşadığımız hipergerçekliği hangi temsili evrene benzetmiştir?
Cevap: Baudrillard, yaşadığımız hipergerçekliği bir Disneyland evrenine benzetmiştir. Bu dünya imajlar üzerinden tüketimin ve ilişkilerin gerçekleştiği bir panayır alanıdır ve simülasyonlar ve simülakrlar gerçeği ikame etmektedir.
Soru: Modern toplumlarda gereçekliğin yerini hipergerçekliğin aldığını vurgulayan Baudrillard, bunu Disneyland örneği üzerinden hangi iddialar kapsamında tartışmaktadır?
Cevap: Disneyland’ın Amerika’nın bir minyatürü olduğunu iddia eden yazar, burada gösterinin gerçeğin yerini aldığını ve fantazyaların tatmininin kitleler tarafından öncelenerek gönüllü bir bilinç yitiminin deneyimlendiğini ileri sürmektedir. Amerika’yı da Disneyland gibi, devasa bir park, gösteri mekânı olarak tanımlayan Baudrillard, gerçeğin yitiminin ve simülasyonun hâkimiyetinin bu tematik park örneğinde kendini gösterdiğini vurgulamaktadır. Medya ve iletişim teknolojilerinde yaşanan değişimin gerçeğin yeniden üretiminde belirleyici olduğunun altını çizen Baudrillard, kitlelerin bu eğlence mekânında toplumsallıklarını yitirdiklerini ifade etmektedir.
Soru: Baudrillard’a göre, hakikatin sonunu getiren şey nedir?
Cevap: Kitle iletişim araçları aracılığıyla bir göstergeye dönüşen gerçeklerin, halkın yabancılaşmasını hızlandırdığını iddia eden Baudrillard, medya aracılığıyla süregelen bu yabancılaştırmanın hakikatin sonunu getirdiğini vurgulamaktadır.
Soru: Baudrillard’a göre, modern toplumlardaki kitle iletişim araçlarının toplumsal düzendeki rolü nedir?
Cevap: Modern toplumlarda kitle iletişim araçları, toplumsalı desteklememekte aksine toplumsallığı öldürmektedir. İktidar lehine bir simülasyon evreninin kurulmasına aracılık eden medya, yarattığı hipergerçek ortamla anlam üretimini tekeli altına almaktadır. Baudrillard yaşamla televizyonu birbirlerinden ayrılması imkânsız bir solüsyona benzemektedir. (Baudrillard, 2014: 56).” Baudrillard’a göre, postmodern bir kültürün oluşumunda medya son derece etkin bir rol oynamaktadır. Bu kültür, göstergelere imajlara dayanmaktadır ve gerçek yerine dolayımlanan simüle bir evrene hizmet etmektedir. Medya, modern toplumların âdeta simülasyon makinesi olarak işlev görmekte ve izleyicilerini de uyarmak yerine, uyuşturarak bir karabasanı beslemektedir.
Soru: Baudrillard’ın medyanın hipergerçekleri yaratmasının temel nedenini izleyici kitlelere yüklemesinin sebebi nedir?
Cevap: Baudrillard medyanın hipergerçekleri yaratmasının temel nedenini izleyici kitlelere yüklemektedir çünkü, Baudrillard’a göre, kitleler şahane gösteriden, gerçekle uğraşma yerine oyalanmaktan, kaçıştan, eğlenceden başka bir şey istememektedir; kitleler anlam üretme yeteneğinden yoksundurlar ve anlam üretmek de istememektedirler.
Soru: Baudrillard, postmodern toplumlar ile medya arasındaki ilişkiyi nasıl yorumlamaktadır?
Cevap: Baudrillard, postmodern toplumlarda medyanın egemenliğinde hipergerçek bir ortam yaratıldığını ve bu ortamın olayların gerçeklerle ve tarihle olan ilişkisini kopararak âdeta tarihin sonunu ilan ettiğini vurgulamaktadır.
Soru: İmgenin, görüntünün ve tüketim hazzının çoğu zaman gerçeğin yerine geçtiği, tüketim toplumu olarak adlandırılan yeni dönem hangi tarihe dayanmaktadır?
Cevap: 70’li yıllarla birlikte Batı toplumları; kimi zaman postmodern, kimi zaman post fordist kimi zaman da tüketim toplumu olarak adlandırılan yeni bir döneme adım atmıştır. Bu yeni dönem hem görsel kültürün hem de tüketimin doruk noktasına ulaştığı bir deneyimi beraberinde getirmiştir. İmgenin, görüntünün ve tüketim hazzının çoğu zaman gerçeğin yerine geçtiği bu dönemi Baudrillard da simülasyon dönemi olarak tanımlamakta ve hipergerçeğin, gerçeğin yerini aldığını vurgulamaktadır.
Soru: Modern toplumlardaki tüketim iktidarı, nasıl bir kültür anlayışını ifade etmektedir?
Cevap: Tüketimin iktidarı modern toplumlarda, görselliğin önderliğinde bir kültür hâline dönüşmekte ve görsel kültür artık tüketimden bağımsız düşünülemez hâle gelmektedir.
Soru: Postmodern kültürde “beden”, ne tür bir temsile dönüşmüştür?
Cevap: Beden, postmodern kültürde âdeta yeniden keşfedilmiş ve ona yönelik dinamik çalışan pek çok sektörle birlikte (reklamcılık, spor, sanat, sağlık, güzellik, vs.) âdeta bir “kurtuluş (salut) nesnesine dönüşmüş, ahlaki ve ideolojik işlevde tam anlamıyla ruhun yerini almıştır (Baudrillard, 2016: 163)” Tüketim toplumunda bedenler, tam anlamıyla değişim değerinin mutlak hükümdarlığının göstermekte ve bedensel sunumlar sosyal statünün ayrılmaz bir parçası olarak işlev görmektedir. Çekici olmak, arzu uyandırma, diğerlerinden daha alımlı olmak modern insanların temel kaygısı hâline dönüşmüş ve bedenler âdeta bir tasarım nesnesine dönüşmüştür. İnsanlar bedenlerini, görüntülerini piyasa koşullarında kendilerine avantaj sağlasın diye tasarlamakta, görsellik, modern toplumlarda gücünü hızla arttırmaktadır.
Soru: Beden, postmodern toplumlarda neyi sembolize etmektedir?
Cevap: Beden, postmodern toplumlarda âdeta bir statü sembolüdür ve bu sembolün mümkün olduğunca çekici kılınması adına insanlar bu alana ciddi yatırım yapmaktadır.
Soru: Baudrillard, hangi akımı postmodern kültürün gerçek sanatı olarak görmüş ve sanat tarihinde bir dönüm noktası olarak tanımlamıştır?
Cevap: Baudrillard, Pop Art’ı postmodern kültürün gerçek sanatı olarak görmüş ve sanat tarihinde bir dönüm noktası olarak tanımlamıştır. Pop Art ile birlikte, sanat da simüle edilmiş ve simülakrlar geleneksel sanatsal ürünleri ikame eder hâle gelmiştir. Nesnelerin, klasik gösteren, gösterilen ilişkisi Pop Art ile birlikte değişmiş ve gösterge, gönderge karşısında büyük bir zafer kazanmıştır. Pop Art, sanatta geçmişin geçmişte kaldığını imleyen radikal bir dönüşümü simgeler ve çağdaş görsel kültürün genişleyen uzamını işaret eder.
Soru: Baudrillard’ın modern dünyanın en heyecan verici aktörlerinden biri olarak gördüğü, 21. yüzyıl görsel kültürünün en önemli temsilcilerinin başında gelen sanatçı kimdir?
Cevap: Baudrillard, Andy Warhol’un sanatına eserlerinde sıklıkla yer vermiş ve onu modern dünyanın en heyecan verici aktörlerinden biri olarak görmüştür. Andy Warhol, pop-art akımının en önemli temsilcisidir. Warhol, çoğu zaman kelimelere ihtiyaç duymadan sadece imajlar üzerinden mesajını aktaran, 21. yüzyıl görsel kültürünün en önemli temsilcilerinin başında gelmektedir.
Soru: Andy Warhol’un filmlerinin hangi tarzı, Warhol’un egemen sinema kalıplarına meydan okuması ile ilişkilendirilmiştir?
Cevap: Andy Warhol’un en önemli filmleri “Sleep” ve “Empire”dır. “Empire” filminde 8 saat boyunca Empire State Binası’nı çeken Warhol, egemen sinema kalıplarına meydan okumuş, aynı şekilde Sleep filminde de 6 saat boyunca uyuyan bir kişiyi filme çekerek bu tarzını devam ettirmiştir. Tüm üretimlerinde görsel kültürün bütün imkanlarından faydalanan Warhol, böylelikle farklı bir görsel tasarımla ortaya çıkmış ve kitlelerin ana akım ideoloji reddetmeleri yerine, onu alaya almalarını sağlamıştır. Standardize sinema filmleri çekmek yerine onları tersyüz eden filmler çekmeyi tercih eden Warhol, farklı tarzıyla, 21. yüzyıl Amerikan görsel kültürünün önemli bir aktörü olmuştur. Warhol bu filmleriyle popüler kültürün geleneksel formlarına ve yıldız sistemine karşı çıkan Warhol, bambaşka bir imgelemle görsel kültürü renklendirmiştir.
Soru: “Birgün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” mottosu ile tanınan Andy Warhol, bu sözü ile kitle kültüründeki hangi durumu eleştirmektedir?
Cevap: Warhol, “Birgün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” derken medya dolayımının sıradan insanlara ün kazandırdığını vurgulamaktadır. Bir gün sıranın diğer vatandaşlara gelebileceğinin ifade eden Warhol, hem halk ile arasına mesafe koyan mevcut şöhretleri eleştirmekte hem de her Amerikan vatandaşın bir gün bu mertebeye ulaşabileceğini dile getirmektedir. Görsel kültürün illüzyonları nasıl sıradan kişileri şöhret mertebesine ulaştırabiliyorsa, pekâlâ bir çorba kutusu da uygun formda sunulursa bir sanat eseri olabilir. Dolayısıyla kitle kültürün statü ve illüzyonları çoğu zaman bir kandırmacadan ibarettir.